Ebru D. DEDEOĞLU
Coşkun Aral‘ın yeni kitabı İmkansız Coğrafyalar, Kronik Kitap‘tan çıktı. Son 50 yıla damga vuran savaşlardaki tanıklıklarını anlatan Aral, “Birçok yerde ölümün kıyısından döndüm. İçimde hep şu duygu vardı: Yapmak istediğin işi doğru yap. Eğer öleceksen de öleceksin” diyor.
Doğru gazetecilik tek kareyle bile etki yaratır… Coşkun Aral’ın yeni kitabı İmkânsız Coğrafyalar, yalnızca bir foto muhabirinin meslek anıları değil; savaşın ortasında sıradan insanların hayatlarına, gazeteciliğin etik sınırlarına ve tanıklığın bedeline dair kapsamlı bir yaşam macerası “Ne yapacaksanız severek yapın…”
Savaş muhabiri Coşkun Aral’ın İmkânsız Coğrafyalar kitabı Kronik Kitap’tan yayımlandı. Kitap, 1970’lerin başında gazeteciliğe adım atan Aral’ın, 20. yüzyılın son çeyreğine damga vuran savaş ve çatışmalardaki tanıklıklarını anlatıyor. Lübnan’dan Afganistan’a, Çad’dan Kuzey İrlanda’ya uzanan coğrafyalarda, çatışmaların en sıcak anlarında görev yapan Aral, dünya basınında ses getiren fotoğraflarıyla savaşın sahadaki gerçek yüzünü belgeledi. Coşkun Aral’la buluştuk, yaşadıklarını ve tanıklığın bıraktığı izleri konuştuk.
Merak ediyorum, dünyayı keşfetme isteğiniz ilk ne zaman ortaya çıktı?
Çocukluğum çok hareketli ve biraz da kırılgan geçti. Benden önce iki kardeşimi kaybetmişiz; beslenme yetersizliği, bakımsızlık… Benim de hayatta kalıp kalamayacağım belli değil. Varlıklı bir aileyken, Menderes döneminde her şeyimizi bir anda kaybettik. Kendi evimizin müştemilatına taşındık, babam geçimi sağlamak için Ankara’ya gitti, biz ondan aylarca haber bekleyen bir eve dönüştük. Böyle bir ortamda büyüdüm. Siirt’teki hayat da kolay değildi. Aile hem Arap hem Kürt kökenli, feodal ilişkiler güçlü. 5 yaşında daha iyi bakılmam için İstanbul’a gönderildim. Orada “öteki” olmayı çok erken öğrendim. Kimlikte Siirt yazdığı anda insanlar seni eşkıya hikayeleriyle bir tutuyor. 8 yaşında geri döndüm, ama o yabancılık hissi içimde kaldı. Bir de hikayenin başka bir tarafı var: Ailenin Siirt’te bölgenin ilk modern un fabrikasını kurması. Kendi elektriğini üreten, 40’lı yıllarda tuğla eve sahip, bölgeyi modernleştirmeye çalışan bir aile… Ama bu da seni başka bir “öteki” yapıyor. Bu kez “iş birlikçi” diye bakıyorlar. Çocukluğum boyunca iki uç arasında gidip geldim.
12 Eylül döneminde Türkiye’nin dünyadan nasıl göründüğüne dair yaşanmışlıklarınız var. Sizce darbe sonrası Türkiye’nin dış algısında en belirgin farklılık neydi?
Vize uygulaması. 1981’den itibaren birçok ülke Türk vatandaşlarına kapıları bir anda kapattı. Ben o dönemde İngiltere’ye giriş çıkış yapıyordum, her seferinde koşullar biraz daha ağırlaştı. En son vizeyi uygulayan ülkelerden biri de İtalya oldu. Daha ilginci: Kanada’da da o dönemde Türk vatandaşlarına vize yoktu. Ama mesele sadece vize değildi. Darbenin ardından Türkiye, dışarıda siyasi olarak daha kapalı, daha kuşkulu bir ülke gibi görülüyordu.

Aral: “Hayatın en sert anlarında bile çıplaksın. Ne zaman öleceğin belli değil. Ama aklın, bilgin ve inancın sen’ ayakta tutuyor.’ Fotoğraf: Barış ACARLI
Savaşla İran-Irak cephesinde mi tanıştınız?
Kendi başıma ilk kez “savaş bölgesi” dediğimiz yere gidişim 1978’de, bugünkü Irak sınırından Kuzey Irak’a kaçak geçtiğim yolculuktur. 0 dönem bölge İran Devrimi öncesi kaynıyordu; Kürt aşiretleri kendi aralarında “Yer değiştirelim mi, kalalım mı” diye tartışıyordu. Bunları geceleri çalıştığım Türk Haberler Ajansı’nda duyuyordum. İçimde bir merak vardı. Sonra Irak güvenlik güçlerinin sınırda 12 Türk’ü öldürdüğü haber geldi. Savaş Ay’la birlikte ailelerimizden para aldık; uçağa atlayıp Van’a gittik, oradan otostopla Hakkari’ye, sonra kamyonlarla Çukurca’ya geçtik. Cesetlere ulaşmak istiyorduk. O dönem Çukurca’nın belediye başkanı olan Macit Piruzbeyoğlu bizi önce şüpheyle karşıladı. Savaş Ay geri döndü, ben kalıp ısrar ettim. Üç gün bekledikten sonra beni götürmeyi kabul ettiler. Sıfır noktasına ulaşmak günler sürdü. Öldürülen insanların cesetleri kendi topraklarındaydı. Oraya adım attığım an ilk kez gerçek bir savaş alanını gördüm. Doçkasesleri, ağır makineli tüfekler, herkesin elinde silah… Bu sahne bana savaşın ne olduğunun kaba taslağını gösterdi.
“Kırılma anım İran’daki ilk görevim sonrası oldu”
Savaş muhabirliği bağımlılık yaratıyor mu?
Bağımlılık değil. Ama insanı kolay bırakamayan bir duygu var. Benim kırılma anım İran’daki ilk görevimden sonra yaşandı. Çektiğim fotoğraflar beni tatmin etmemişti. “Belki bu işi yapmamalıyım” diye bile düşündüm. O sırada büyük ustalığını gösteren kişi Gökşin Sipahioğlu oldu. Benimle birlikte İran’a giden dört foto muhabirinin filmlerini önüme koydu ve “Seç bakalım, hangileri kullanılabilir” dedi. Diğerlerinin işlerinden 20-30 kare rahatlıkla seçtim, ama kendi çektiğim filmlerden üç fotoğraf bile seçemedim. Bu da moralimi tamamen bozdu. Gökşin Abi bunu görmüş ki, doğrudan söylemek yerine beni doğru kişinin yanına yönlendirdi. O dönem SIPA’dan ayrılıp Magnum’a geçen, şimdi hayatta olmayan büyük fotoğrafçı Abbas…
Kendi arşivini Magnum’a taşırken fotoğraflarını seçiyordu. “Gel, bana yardım et” dedi. Sonra da konuya girip “Gökşin üzüldüğünü söyledi, merak etme, ben de böyle başlamıştım” dedi. O anda anladım ki mesele bağımlılık değil; fotoğrafın içine girmeyi öğrenmek, sahayı önceden sezmek… Abbas bana bunu gösterdi.
Çekim yaparken neye dikkat etmem gerektiğini, bir fotoğrafı ayakta tutan şeyi, sahnenin içine nasıl gireceğimi o deneyimde öğrendim. Yani bağımlılık değil; bir tür geri çağıran mesleki tutku.
Gençlere neler öneriyorsunuz?
Bizim meslekte özellikle savaş muhabirlerine bir “kahramanlık” payesi biçilir. Oysa savaş silah seslerinden ibaret değildir; çatışma, adaletsizlik, şiddet… Hepsi zaten bu coğrafyanın içinde var. Gençlere ilk söyleyeceğim şey şu: Ne yapacaksanız severek yapın. İsteyerek yapın. Ve o işe gerekli zamanı verin. Bir işten sonuç aldığınızda mutluluk zaten gelir. Ben yıllarca birçok yerde çalıştım; bazı röportajlarım hiç yayımlanmadı. Ama bu, habere sahip çıkmayı bırakacağınız anlamına gelmez. Doğru gazetecilik bazen tek bir kareyle bile etki yaratır. Time’da yayımlanan İsrail-Lübnan fotoğrafım buna örnektir. Gazze’de bugün gördüğümüz her şey de sahadaki meslektaşlarımız sayesinde biliniyor. Görüntü yoksa gerçek de görünmüyor. İnandığınız haberin peşinden gidin. Emek verin. Dünyanın dengeleri zorlayıcı olabilir ama sizi yolunuzdan döndürmesin.
• İmkânsız Coğrafyalar/ Coşkun Aral / Kronik Kitap / Anı-Biyografi / 264 Sayfa
(OKSİJEN O2, 26.12.2025)


Bu Yazıya Hiç Yorum Yapılmadı.
SİZ DE YORUM YAZIN