Yekta KOPAN
Hiroko Oyamada imzalı Fabrika, neoliberal düzen içinde çalışmanın, insan hayatını nasıl yuttuğuna dair tekinsiz bir metin…
Hiroko Oyamada’nın Fabrika romanını okurken insan şu basit soruyu soruyor: Burada tam olarak ne üretiliyor?
Romanın adı Fabrika olduğuna göre bir üretim mekanındayız. Büyük, neredeyse sınırsız, haritalarla ve servis araçlarıyla dolaşılabilen, kendi gölü, ormanı, yolları, büroları, yemekhaneleri, koridorları, tuhaf canlıları olan devasa bir mekan. Ama bu mekanda çalışan insanların yaptıkları işe bakınca üretimin kendisi giderek bulanıklaşıyor. Birileri belgeleri parçalıyor, birileri anlaşılmaz metinleri düzeltiyor, birileri fabrikanın yeşil alanlarıyla ilgileniyor. İşler var, masalar var, formlar var, talimatlar var, mesailer var; ama bütün bunların toplamında anlamın kendisi eksiliyor. Belki de Oyamada’nın romanını bugünün dünyası için bu kadar sarsıcı kılan tam olarak bu. Fabrika, bildiğimiz anlamda bir işyeri romanı değil yalnızca; modern çalışmanın, özellikle de neoliberal düzen içinde çalışmanın, insan hayatını nasıl yavaşça yuttuğuna dair soğukkanlı ve tekinsiz bir metin.
Hiroko Oyamada’nın kendi hayatına bakmak bu romanı anlamak için önemli. 1983’te Hiroshima’da doğan yazar, üniversiteden sonra birkaç iş değiştirmiş; büyük bir otomobil üreticisinin yan kuruluşunda geçici çalışan olarak yaşadığı deneyimler Fabrika’ya kaynaklık etmiş. Bu bilgi romanı dar anlamda otobiyografik kılmaz elbette, ama metnin duygu bilgisini açıklar. Oyamada dışarıdan bakıp “çalışma hayatı ne kadar tuhaf” demiyor; o tuhaflığın içinden, masa başlarından, koridorlardan, geçici iş sözleşmelerinden, ne işe yaradığı tam anlaşılmayan görevlerden konuşuyor.
Romanın üç karakteri de fabrikanın farklı noktalarında çalışmaya başlıyor. Karakterler çalışıyor ama yaptıkları işin nihai anlamına ulaşamıyorlar. Emekleri neye dönüşüyor? Ürettikleri şey gerçekten gerekli mi? Yoksa yalnızca sistemin kendi sürekliliğini sağlamak için icat ettiği görevleri mi yerine getiriyorlar?
Neoliberal çalışma düzeninin en korkunç yanı da bu. Eski fabrika imgesinde işçinin sömürüsü daha görünür durumdaydı. Bugünün çalışma rejiminde bunların hiçbiri ortadan kalkmış değil. Yalnızca yanlarına yeni sömürü biçimleri eklendi. Artık insan yalnızca kol gücüyle değil, dikkatiyle, zamanıyla, esnekliğiyle, belirsizliğe katlanma kapasitesiyle de çalışıyor. Geçici sözleşmeler, güvencesizlik, performans ölçümleri, sürekli erişilebilir olma zorunluluğu, anlamsız görünen ama reddedilemeyen görevler… Bütün bunlar bireyi sadece yormuyor, onun kendisiyle kurduğu ilişkiyi de bozuyor.
Fabrika’daki karakterler tam da bu bozulmanın içinde. Onlar açıkça isyan eden kahramanlar değil. Romanın ürpertici tarafı biraz da buradan geliyor. Karakterler çoğu zaman çalışıyor olmaktan memnun gibi. Çünkü çalışmak, en azından dışarıdan bakıldığında, hayata tutunmanın bir kanıtı. Roman boyunca fabrikanın sınırları genişliyor. Bir noktadan sonra fabrika yalnızca bir işyeri olmaktan çıkıyor, dünyanın yerine geçiyor. Giderek şu soru beliriyor: İnsan işten çıkınca çalışma biter mi, yoksa fabrika zihninde, bedeninde, alışkanlıklarında, korkularında yaşamaya devam mı eder?
Bugünün dünyasında her coğrafyada sorulan bir soru bu. Plaza ofislerinden çağrı merkezlerine, kuryelikten akademiye, beyaz yakalı masalarından yaratıcı sektörlere kadar her yerde benzer bir genişleme yaşanıyor. İş artık belirli saatler arasında yapılan bir faaliyet değil; insanın bütün varlığını biçimlendiren bir iklim.
Mesai bitiyor, ama mesajlar bitmiyor. Bildirimler susmuyor. Oyamada’nın başarısı, bu zorbalığı karikatürleştirmeden gösterebilmesinde. Fabrika’da gerçeküstü ögeler vardır; tuhaf hayvanlar, garip mekanlar, büyüyüp genişleyen bir kurum hissi, zamanın ve mekanın kayganlaşması… Ama bunlar okuru gerçeklikten uzaklaştırmıyor. Tersine, romanın gerçekliğini daha da keskinleştiriyor. Çağdaş çalışma hayatı zaten çoğu zaman gerçeküstü değil midir? İnsanların ne işe yaradığını bilmedikleri toplantılara girmesi, kimsenin okumadığı raporlar hazırlaması, ölçülmek için ölçülen performans hedefleriyle yaşaması, “kurumsal aidiyet” adı altında kendi yalnızlığını makul göstermesi başlı başına absürt bir durum değil mi?
Fabrika / Hiroko Oyamada / Çeviren: Hüseyin Can Erkin / Siren Yayınları / Roman / 120 s.
(Oksijen, 03.07.2026)


Bu Yazıya Hiç Yorum Yapılmadı.
SİZ DE YORUM YAZIN