Post image
Öldükten sonra geriye ne kalır?

 

İrem UZUNHASANOĞLU

“Yavaş edebiyat” türünün temsilcilerinden Marilynne Robinson’ın dörtlemesinin ilk kitabı olan Gilead, yaşlı bir rahibin küçük oğluna yazdığı uzun bir mektup

Geride kalıcı bir şeyler bırakma çabası acaba Gılgamış’tan bize armağan kalan ölümsüzlüğü yakalama çabası mı diye sıkça düşünürüm. Tabletlere kazınan kahramanlık hikayeleriyle başlayan yazı türü ise insanın bireysel şarkısını söylemenin en biricik yollarından biri. “Suya yazılı kalmasın” deriz mesela. Somut bir şey isteriz. Yazarlardan geriye kalanlara bakalım, günlükler, mektuplar, anekdotlar, fikirler, denemeler, şiirler, romanlar… En nostaljik olanı da mektuptur. Şahsi mektuplar ya da mektup türünde yazılan, Batı’da ‘epistolary’ denilen mektup-romanları kim sevmez ki? Bu hafta okuduğum romanlar arasında en sevdiğimse bir mektup roman olan Gilead oldu.

Çağdaş Amerikan yazar Marilynne Robinson’ın Gilead romanı bir dörtlemenin ilk kitabı. Bir vakitler, “eve dönmek” temalı romanları şahsi bir merakla incelerken Yuva isimli romanını okumuştum. Hem taşranın hem de ailenin insan psikolojisini nasıl karanlık hale getirdiğini anlatırken ahlak, vicdan ve hafızaya odaklanıyordu. Robinson aynı zamanda ‘slow literature’ (yavaş edebiyat) denilen; hızlı anlatmak yerine zamana yayılan, okuru heyecanlandırmaktan çok düşünceye sevk eden derin anlatı türünün de temsilcisi sayılıyor.

 

 

Yaşlı bir rahibin küçük oğluna yazdığı uzun bir mektup olan, inanç, ölüm, babalık temalarını işleyen Gilead, aslında eski bir roman, 2005 senesinde Pulitzer Ödülü kazanmış. Ölmek üzere olan bir adamın geçmişini anlatmasından çok, hayatın nasıl anlamlı yaşanabileceğine dair nasihatler diyebiliriz. Anlarız ki, bazı mektuplar okunmak için değil, unutulmamak için yazılır. Ve hatırlamak, geçmişi geri getirmek değil, onu anlamlı kılmak içindir.

Roman 1956 yılında Iowa’da küçük bir kasaba olan Gilead’da geçer. Ağır kalp hastası olan yaşlı Rahip Ames, yedi yaşındaki oğlunun büyüdüğünü göremeyeceğini anladığında, ona bir hatıra, bir miras bırakmak ister. Haliyle romanın tüm gerilimi ve çatışması yaşlı rahibin vicdanında yaşanır. John, genç yaşta evlenmiş, eşiyle bebeğini kaybetmiş, uzun yıllar yalnız yaşamış, sonra da yoksul ve sevgisiz bir hayat yaşamış olan ikinci eşi Lila’yla tanışmıştır. Geç yaşta yeniden baba olmuştur.

Amerika’nın politik çalkantıları

Asıl çatışma Ames’in vaftiz oğlu Jack’in, yıllar sonra kasabaya dönmesiyle başlar. Bu dönüş, Ames’in korkularını, önyargıları ortaya çıkarır.

Amerika’nın tarihini, aile geçmişini, kölelik karşıtı mücadeleyi, dostluklarını, ilk evliliğini, ilk karısının nasıl öldüğünü, Tanrı’yla ilişkisini ve insanlara duyduğu sevgiyi anlatır. Babasıyla dedesi arasında ciddi bir politik uçurum vardır. Dede, Amerikan İç Savaşı’nda kölelik karşıtı radikal bir eylemci rahiptir, silahlı mücadelede tek gözünü kaybetmiştir, babası ise pasif ve barış yanlısı bir rahip. Böylece Amerika’nın politik çalkantıları da romanın arka planında yerini alır.

Romanın en önemli teması baba oğul ilişkileri. İnanç, merhamet, ahlak üzerine yorumlar yapar. Ölümün eşiğinde olduğu için de yaşama bir kutsiyet atfeder. Sanki hayata yazdığı bir aşk mektubudur bu roman. Yazının başında da bahsettiğim gibi yazarın “yavaş” edebiyatının altında babalık, ölüm korkusu, bağışlanma üzerine güçlü bir psikolojik roman yatar.

Ölümü bekleyen bir adamın hayatı anlamlı kılmak adına bir “yaşam” kitabı yazması, bunu yaparken aile tarihini anlatması, bu tarihçeyi de politik bir zemine oturtması Gilead’ı başarılı bir roman yapmış. Üstelik sadece bireysel değil, Amerika için ahlaki sorgularla bezenmiş sessiz ama derin bir roman.

Gilead / Marilynne Robinson / Çev: Yeşim Seber / Everest / Roman / 320 s.

(Oksijen 02, 7.08.2026)

Bu Yazıya Hiç Yorum Yapılmadı.

SİZ DE YORUM YAZIN