Post image
“Roma’yı anlamadan Türkiye’yi anlamak mümkün değil”

 

Nazlı Berivan AK

Ahmet Ümit’in yeni romanı Roma’nın Beş Günü, bir cinayet vakasını Romulus ve Remus’tan Mithra’ya, Afrodisias’tan tarihi eser kaçakçılığına, faşizmin mirasından devlet içindeki karanlık ilişkilere uzanan çok katmanlı bir soruşturmaya dönüştürüyor.

Ahmet Ümit, 300 bin adet baskıyla okurlarla buluşan yeni romanı Roma’nın Beş Günü’nde okuru peş peşe işlenen sıra dışı cinayetlerin hikayesiyle birlikte binlerce yıllık iktidar ve medeniyet tarihinin de içine çekiyor. Berlin Emniyeti Cinayet Masası’ndan Yıldız Karasu ve Tobias Becker’in Roma’da karşılarına çıkan büyük vaka, kısa sürede Romulus ve Remus’tan Mithra’ya, Afrodisias’tan tarihi eser kaçakçılığına, faşizmin mirasından devlet içindeki karanlık ilişkilere uzanan çok katmanlı bir soruşturmaya dönüşüyor. Klasik müzik, arkeoloji, mitoloji ve polisiye gerilimi aynı potada ustalıkla buluşturan Ümit, suçun bireysel kötülükten öte toplumsal çürümeden, iktidar arzusundan ve geçmiş üzerinde hak iddia etme mücadelesinden beslendiğini anlatıyor. Romanın merkezinde Başkomser Nevzat değil, Kayıp Tanrılar Ülkesi’nden tanıdığımız, Almanya’da yaşayan, Türk kökenli, güçlü, “öteki” kadın polis Yıldız var. Ahmet Ümit’le Beyoğlu’nda buluştuk ve Roma’nın neden bugünü anlamak için hâlâ vazgeçilmez olduğunu, geçmişin gerçekte kime ait olduğunu, Yıldız Karasu’nun temsil ettiği yeni Avrupalı-Türk kimliğini, yazar olarak okurun beklentisine rağmen kalemini nasıl diri ve cesur tutabildiğini konuştuk.

“Bilmediğim şeylerin romanını yazıyorum”

Roma’nın Beş Günü’nün fikri nasıl doğdu, bu çok katmanlı yeni polisiyeniz nasıl şekillenip son halini aldı?

Romanlarımı birkaç başlık altında toplayabiliriz: Başkomser Nevzat romanları, bağımsız romanlar ve Kayıp Tanrılar Ülkesi’yle yarattığım Yıldız Karasu romanları. Yıldız, Berlin Cinayet Masası’nda başkomiser, babası politik göçmen. Bu karakteri yurt dışında geçecek romanlar için yarattım. Yıldız’ın olduğu romanlarda ana mekan Türkiye değil. Ben biraz da bilmediğim, öğrenmek istediğim şeylerin romanlarını yazıyorum, gezmek istediğim yerleri yazıyorum. Roma İmparatorluğu hakkında hepimizin bir fikri var. Efes, Milet, Antakya gibi büyük Roma şehirlerini biliyoruz. Ama derinlemesine, detaylarıyla bilmiyoruz bu imparatorluğu. Ben de hem öğreneyim hem başka bir ülkede geçen bir roman yazayım istedim. Bir süre sonra romancılar kendilerini tekrar edebilirler. Bu korkunç bir şey çünkü yazma hevesini öldürür sürekli aynı hikayeleri tekrarlamak. Şehir şehir gezmek, başka kültürlere girmek benim yazmaya duyduğum tutkuyu diri tutuyor.

Yıldız, Türk kökenli, Almanya’da yaşayan bir kadın polis. Neden bu romanda polisiye evrenine bir kadının gözlerinden bakmak istediniz?

Bab-ı Esrar’daki Karen Kimya Greenwood gibi kadın karakterler yazdım ama Yıldız’ı özellikle seçmemin temel nedeni onun “öteki” olması. Almanya’da yaşıyor, hem erkek dünyasında bir kadın olarak hem de Türk kökenli bir göçmen olarak öteki. Şuna çok inanıyorum: Kadınların erkeklerle eşit olmadığı bir dünyada hiçbir şey gerçek anlamına kavuşamaz; sevgi de aile de iş yaşamı da. Kadınların hayatın içinde en az erkekler kadar eşit olması gerekir. Ayrıca polisiyede kadın bakış açısının güçlü olduğunu düşünüyorum. Erkekler ormanı görür; kadınlar ağacı, o ağacın meşe olduğunu, yaprağını toprağını, ayrıntısını görür. Cinayet çözmek için de ayrıntı gerekir. Şeytan ayrıntıda gizlidir. Yıldız’ın babasının politik bir adam olması da, politik geçmişi olan bir yazar olarak bana kendi düşüncelerimi anlatmak için yeni olanaklar sunuyor. Yıldız güçlü, boşanmış bir kadın, aynı zamanda anne. Bir yandan cinayet çözüyor, bir yandan çocuğu için kaygılanıyor. Çok sevdiğim, çok severek yazdığım bir karakter.

“Bu heykel beni ilgilendirmiyor, diyemezsiniz”

Roman bizi Romulus ve Remus’tan Mithra’ya, Afrodisias’tan tarihi eser kaçakçılığına götürüyor. Romanı okurken pek çok kez kendime sordum: Tarihi eser kaçakçılığı sizce yalnızca bir suç mu yoksa “Geçmiş kime aittir?” sorusunun tetikleyicisi mi?

Tarihi eser kaçakçılığının pek çok boyutu var, doğru, bunu yalnızca suç bağlamında ele alamayız. Öncelikle o esere sahip çıkıp çıkmama meselemiz var. Bir toplum o uygarlığa, o eserin maddi olduğu kadar manevi değerine de sahip çıkmazsa eserler gider. Kayıp Tanrılar Ülkesi’nde Pergamon Sunağı’nın Berlin’e götürülmesini anlatmıştım. 19. yüzyılda İngiltere, Fransa ve Almanya gibi güçlenen Avrupa devletleri kendilerine soylu bir kök aradılar ve bunu Antik Yunan ile Roma’da buldular. Oysa bu uygarlıkların önemli bir kısmı bizim yaşadığımız topraklarda. Romalılar da kendi köklerini Troya’ya dayandırıyor; Roma’yı kuran soyun Troya prensi Aeneas’tan geldiğini kendi destanlarında anlatıyorlar. “Bu taş, bu put, bu heykel beni ilgilendirmiyor” diyemezsiniz. Bu insanlık ve medeniyet tarihidir. Anadolu’daki bütün uygarlıklar hepimizin ortak mirasıdır. Buna sahip çıkmazsanız tarih eser kaçakçılığının da önünü açarsınız. Sonra bu eserleri geri getirmek için mahkemelerde uğraşıyoruz. Bu bakışı tümüyle değiştirmemiz gerekiyor.

Romanda eski Roma’nın iktidar sembolleri, faşizmin mirası, yolsuzluk ve çıkar ağları yan yana geliyor. İmparatorluklar değişiyor, kabul, peki iktidarların yöntemleri değişiyor mu?

Roma insanlığın kurduğu büyük uygarlıklardan biri. Hâlâ Romalıların yaptığı yollar kullanılabiliyor; hukuk sisteminden gelen pek çok kavramı, takvimi kullanıyoruz. Ama uygarlıkları yalnızca olumlu yapılar olarak görmemeliyiz, Roma’da kölelik de vardı, vahşet de. Spartaküs Ayaklanması bu köle toplumuna karşı verilen en önemli tepkilerden biridir. Eski Roma’daki birçok yönetim biçiminin benzerlerini bugün de görüyoruz. İmparatorların iki temel yöntemi vardı, halka ekmek dağıtmak ve büyük müsabakalar düzenlemek. Kolezyum’da gladyatör dövüşleri, Circus Maximus’ta yarışlar vardı. Bugün futbol maçları var; bugün de halka kömür, makarna dağıtılıyor. Temelde değişen bir şey yok. Karnını doyur, zihnini meşgul et. Bu bir yönetme biçimi. Roma’yı anlamadan Hristiyanlığı, Avrupa’yı, hatta Türkiye’yi anlamak mümkün değil. Fatih Sultan Mehmed kendisini Roma Kayzeri olarak ifade ediyordu. 1453’te bunu anlamıştı; bizimse hâlâ anlamakta zorlandığımız taraflar var.

“Kendine meydan okuyacaksın…”

300 bin adetlik ilk baskı, 37 dilde okunan romanlarınız, hemen her gün bir etkinlik, söyleşi, imza… Büyük okur kitleniz sizin için özgürleştirici mi yoksa “Ahmet Ümit romanından beklenen” baskısı yaratıyor mu?

Benim için özgürleştirici ama baskı da yaratıyor. Yeni bir romana başladığımı söylediğimde okurlar “Nevzat var mı?” diye soruyorlar. “Nevzat romanı yaz” diyorlar ama okurun taleplerine fazla dikkat edip kendi isteklerimden, beğenilerimden ve yazım tarzımdan vazgeçersem Ahmet Ümit olmaktan da vazgeçerim. Okurlar beni benim kalemimi, olaylara bakışımı, kurgumu ve anlatma biçimimi sevdikleri için okuyor. Ben yalnızca onların istediğini yazarsam bir süre sonra “Benim gibi bu, niye okuyayım?” derler. Bir yazar için en korkunç şey yazma isteğinin ölmesidir. O isteği diri tutmak gerekir. Bunun için kendine meydan okuyacaksın. Yıldız Karasu romanları benim için böyle bir meydan okuma: Yaşamadığım yabancı şehirleri, kültürleri yazabilir miyim? Berlin’i, Roma’yı yazabilir miyim? Bu heyecanı korumak gerekiyor. Yazarlıkta garantici davranmak yazarı öldürür. Risk aldığında başarısız olabilirsin ama bu seni öldürmez; aksine hızlandırır, hırslandırır. Belki bir gün “Mars’ta geçen bir roman yazabilirim” dersin. Yazarın kendini sürekli yenilemesi gerekir. Okurun görüşleri önemlidir ama aslolan yazarın kendi görüşlerine ve kendisine olan inancıdır. Kendine inancını yitiren yazar kaybolur.

Roma’nın Beş Günü / Ahmet Ümit / Yapı Kredi Yayınları / Roman / 512 s.

(Oksijen, 02.10.2026)

Bu Yazıya Hiç Yorum Yapılmadı.

SİZ DE YORUM YAZIN