Post image
Elia Kazan’ın torunundan dedesine saygı duruşu

71 yıl sonra yeniden Cennetin Doğusu… Bu kez torun
Zoe Kazan’dan…

Umur Çağın TAŞ

Zoe Kazan’ın John Steinbeck klasiğini yedi bölümlük bir mini diziye dönüştürdüğü East of Eden, Elia Kazan’ın 1955 tarihli filminden çok daha geniş bir dünyaya açılıyor. Florence Pugh, Christopher Abbott ve Mike Faist’in yer aldığı dizi, son dönemde Netflix’ten çıkmış en iyi dizi olmaya aday

Okula ve şehre dönüşün, bununla birlikte yaza veda etmenin hüzünlü bir tarafı var elbet. Ama televizyon için güz her daim yüksek sezonu ifade ettiğinden ekran tutkunları olarak bizim keyfimiz yerinde. Tüm platformların ve kanalların ellerindeki büyük silahları görücüye çıkaracağı bu dönemde açılışı da Netflix’in 2026 model Cennetin Doğusu (East of Eden) uyarlamasıyla yapıyoruz. 1955’te Elia Kazan tarafından sinemaya taşınan ve James Dean’e yıldızlık statüsünü kazandıran roman, tam 71 sene sonra torunu Zoe Kazan tarafından dizi formunda yeniden çıkıyor izleyicinin karşısına. John Steinbeck’in epik romanını okuyanların bildiği üzere Cennetin Doğusu, California’nın vadilerinde yaşayan Trask ailesinin nesillerinin 19. yüzyılın sonlarından I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar uzanan hikayesiyle iyilik ve kötülük, kader ve seçim, ebeveynler ve çocuklar arasındaki görünmez bağlara değiniyordu. Ancak Elia Kazan’ın filmi 600 sayfalık romanın sadece son bölümüne odaklanmıştı. Bütün bir yıl boyunca konuşacağımız bir mini dizi çıkaran genç Kazan ise televizyonun zaman avantajını kullanıp romanın hayranlarını da mutlu edecek bir dünya kuruyor.

Diziyi konuşmak için bir araya geldiğimiz basın toplantısında büyükbabasının filmini düzeltmek gibi bir niyeti olmadığını hissettirdi Zoe Kazan. Direkt 15 yaşında tanıştığı kitaba, Steinbeck’in satırlarına dönmüş. Üstelik East of Eden’la ilişkisinin Elia Kazan’ın torunu olmakla başladığını düşünmeyin. Kitaba öylesine tutulmuş ki ailesi onu romanın geçtiği Salinas’a götürmüş; yıllar sonra da hakların yeniden gündeme gelmesi ihtimaline karşı temsilcilerine uyarıda bulunmuş. Büyükbabasının filmiyle kurduğu bağ sonradan gelen, neredeyse kaderin önüne koyduğu bir başka halka olmuş. Yedi bölümü de kendi içinde küçük filmler gibi tasarlamış. Bir bölümün Arthur Miller oyunlarına, bir diğerinin Carrie ya da Days of Heaven gibi klasik filmlere benzemesi de tam olarak bu yüzden.

Florence Pugh yorumu enfes

Romanın merkezindeki mesele ise dizinin belkemiğini oluşturuyor: Habil ve Kabil. Babalarının sevgisini kazanmak için yarışan, aynı evin içinde büyüyüp birbirlerinden tamamen farklı yollara savrulan iki kardeş. Kaderlerinin tekerrürden ibaret olduğunu ima ederken daha da zengin bir yere uzanıp insanın kendisine biçilen role ne kadar teslim olduğu, kötülüğün doğuştan mı geldiği yoksa insanın çevresi tarafından mı üretildiği sorusu etrafında dolanıyor.

Zoe Kazan’ın uyarlamasının esas başarısı hiçbir soruyu siyah ve beyaz cevaplarla geride bırakmaması. Önce bu ailenin geçmişini öğreniyor, sonra onları parçalayan dış etkenlerle tanışıyor, o sırada göç alan bir coğrafyanın çehresinin nasıl değiştiğine tanıklık ediyor, zamanın saramadığı yaraları da en ön sıradan izliyoruz. Bununla birlikte romanda önemli yeri olan karakterler de hak ettiği değeri görüyor ve hatta “bölüm sonu canavarı” Cathy Ames’e çok daha fazla alan açıyor dizi. Florence Pugh’un canlandırdığı Cathy, saf kötü olarak yazıldığı için edebiyat dünyasının nereye koyacağını bir türlü kestiremediği bir karakterken burada büyüleyici varlığıyla tek boyutlu bir femme fatale olmaktan çıkmış. Kazan’ın basın toplantısında özellikle altını çizdiği bir nokta da var: Steinbeck bile romanın ilerleyen bölümlerinde Cathy’yi “canavar” olarak tanımlamasının yeterli olmadığını, onun neden böyle olduğunu anlamaya çalışmak gerektiğini fark ediyor. Kazan’ın uyarlaması da tam olarak bu kapıdan giriyor. Pugh’un yorumu zaten enfes. Karakteri sempatikleştirmeden insanlaştırıyor. Kazan’ın ifadesiyle, empatiyle sempati arasındaki çizgide yürüyor.

Steinbeck’in İbranice kökenli “timshel” kelimesinden hareketle, yani kabaca “yapabilirsin” şeklinde yorumlanacak ahlaki tutumunun bir yansımasına rastlıyoruz ayrıca dizide. İnsan geçmişinden ibaret değil. Babasının ona biçtiği rolle sınırlı da değil. Genetik mirasının ya da yaptığı hatanın kölesi hiç değil. Değişme ihtimali her zaman var. Zoe Kazan’ın bugün bu hikayeyi yeniden anlatmak istemesinin temel sebeplerinden biri de buymuş. İnsanları tek bir davranışla tanımlama ve sonsuza kadar o davranışın içine hapsetme eğilimine karşı romanın değişebilme fikrinin kendisine umut verdiğini dile getirerek aslında bugünün politik iklimine uzaktan da olsa değinmeyi ihmal etmiyor.

“Herkesin izlediği o dizi” olacak

Kendi jenerasyonlarının parmakla gösterilecek iki aktörü Christopher Abbott ve Mike Faist’in performansları da bir hayli katmanlı. “Kötü olduğuna inanan bir insanın kötülük üretmesi bir kader mi, yoksa kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet mi?” sorusu, söylediklerine göre karşılıklı sahnelerinde de hep bir yerlerinde durmuş zihinlerinin. Temsiliyet açısından East of Eden’ın Lee karakterine gösterdiği ehemmiyeti konuşmamak da olmaz. Hoon Lee’nin muhtemelen televizyon ödüllerinde sıklıkla adını duyacağımız performansı, zamana yenik düşmüş tasvirlere hapsedilmiş kilit karakterin şanını da temize çıkarıyor. Metnin kendi dönemine ait yüklerini mümkün olduğunca geride bırakarak “Bir klasik daha neden yeniden çekiliyor?” sorusunu elinin tersiyle itiyor. Öyle ki bunu doğru yapabilmek adına sadece Lee’nin merkezinde olduğu bölümü yazarken yardım almış ve Alexander Chee ile oturmuş senaryonun başına Kazan. Herkesi saymışken, İrlanda’dan göç ederek Trask ailesine bilgeliğiyle yol gösteren Hamilton’ları temsilen Ciarán Hinds’in de ekrana girdiği anda dizinin tonunu değiştiren bir ağırlık kattığını not düşmek gerek. Kazan’ın ilk olarak Hinds’i tercih ettiğini söylemesi boşuna değil.

Kesin olan bir şey var; Netflix’in giderek şablonlaşan ekosisteminde vitrini değiştirecek ve bir süre zirveyi terk etmeyerek “herkesin izlediği o dizi” olacak East of Eden. Önümüzdeki aylarda hem sinemada hem de televizyonda çok sayıda edebiyat uyarlaması izleyeceğiz ama Zoe Kazan oldukça yüksek bir çıta koyuyor erkenden. İzlediğiniz gibi kitaplığınızdaki Steinbeck külliyatına elinizin uzanacağından da çok eminim.

(Oksijen, 02.10.2026)

Bu Yazıya Hiç Yorum Yapılmadı.

SİZ DE YORUM YAZIN