Prof. Dr. Yasemin GİRİTLİ İNCEOĞLU
İletişim Akademisyeni, UMUT Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi
Başakşehir’de bir ortaokulda yaşanan bıçaklı saldırı artık yalnızca sekiz öğrencinin yaralandığı bir okul şiddeti vakası değil. Yaralanan çocuklardan biri hayatını kaybetti. Bir çocuğun okulda şiddetin hedefi olarak yaşamını yitirdiği yerde, yalnızca “Neden yaptı?” diye sormak yetmez. Asıl soru, bu şiddetin nasıl mümkün hale geldiği ve onu gerçekleşmeden önce durdurabilecek hangi mekanizmaların işlemediğidir.
Çünkü “neden yaptı?” sorusu bizi kolaylıkla tek bir çocuğun kişiliğine, ailesine ya da psikolojisine götürüyor. Oysa sorulması gereken bir başka soru daha var: Bu noktaya nasıl gelindi? Bir çocuğun şiddete yönelmesinden, şiddet aracına erişmesinden, başka bir okula girmesinden ve başka çocukları yaralamasından önce hangi işaretler görülebilir, hangi kurumlar devreye girebilirdi?
Umut Vakfı’nda yıllardır bireysel silahsızlanma için yürüttüğümüz mücadelenin temelinde de bu yaklaşım var. Bireysel silahlanmayı yalnızca ateşli silahlara indirgemiyoruz. Şiddetin ağır yaralanma ya da ölümle sonuçlanmasını kolaylaştıran araçlara erişim, bunların denetimi ve şiddet kültürü bir bütün olarak ele alınmalı.
Vakfın yerel ve ulusal basının günlük taranmasına dayanan 2025 Türkiye Silahlı Şiddet Haritası’na göre, yıl boyunca medyaya yansıyan 3 bin 422 silahlı şiddet olayının 638’inde kesici ve delici aletler kullanıldı. Başka bir ifadeyle, medyaya yansıyan bu olayların yaklaşık yüzde 18,6’sında kullanılan araç ateşli silah değil, kesici ya da delici aletti. Bu rakamlar elbette Türkiye’de yaşanan bütün şiddet olaylarını değil, medyaya yansıyan vakaları gösteriyor. Ancak önemli bir noktaya işaret ediyor: Bireysel silahsızlanmayı tartışırken yalnızca ruhsatlı ya da ruhsatsız ateşli silahları değil, şiddetin gündelik hayatta hangi araçlarla kolayca ağırlaştırılabildiğini de konuşmak zorundayız.
Başakşehir’de yaşanan olay da bu nedenle yalnızca “bir okulda meydana gelen münferit saldırı” olarak görülmemeli. Başka bir okulda öğrenim gören bir çocuk bir ortaokula girip öğrencileri yaralayabiliyorsa, failin bireysel özellikleri kadar olay gerçekleşmeden önce hangi koruyucu mekanizmaların işlemediğini de araştırmak gerekir.
Burada “güvenlik” kavramını yalnızca okul kapısındaki denetime indirgememek gerekiyor. Güvenlik, kapıya daha fazla görevli koymaktan ibaret değildir. Rehberlik hizmetlerinden aile-okul iletişimine, çocuk ve ergen ruh sağlığı hizmetlerine erişimden akran şiddetinin izlenmesine, tehdit ve risk işaretlerinin değerlendirilmesinden şiddet araçlarına erişime kadar uzanan daha geniş bir alandan söz ediyoruz. Dolayısıyla mesele yalnızca bireysel davranış değil, aynı zamanda kurumların riskleri ne ölçüde görebildiği ve birbirleriyle ne ölçüde iletişim kurabildiğidir. Tam bu noktada medyanın sorumluluğu başlıyor.
Olayın hemen ardından bazı haberlerde saldırıyı gerçekleştiren öğrencinin annesine atfedilen, kızında “sosyal anksiyete bozukluğu” bulunduğuna ilişkin beyan öne çıkarıldı. Bu bilginin bağımsız olarak doğrulanıp doğrulanmadığı bir yana, söz konusu durum ile saldırı arasında herhangi bir nedensellik ortaya konmuş değil. O halde bu bilgi neden haberin açıklayıcı unsurlarından biri haline geliyor?
Bir yakının beyan ettiği psikiyatrik durum ile şiddet eylemi arasında uzmanlarca ortaya konmuş bir ilişki bulunmadan bunu saldırının nedenine ilişkin bir ipucu gibi sunmak ciddi bir gazetecilik sorunu yaratır. Dahası, sosyal anksiyete bozukluğu yaşayan insanlarla şiddet arasında temelsiz ve damgalayıcı bir çağrışım kurulmasına yol açabilir.
Amerikan Psikoloji Birliği’nin bu alandaki değerlendirmeleri oldukça açık: Ruhsal hastalığı olan insanların büyük çoğunluğu şiddete başvurmaz ve ruhsal hastalık tek başına şiddeti açıklamaz. Şiddet davranışını anlamaya çalışırken geçmiş şiddet öyküsü, madde kullanımı, çocuklukta maruz kalınan şiddet ve çevresel koşullar gibi birçok faktörün birlikte değerlendirilmesi gerekir. Bir psikiyatrik etiketi, henüz nedenini bilmediğimiz bir saldırının açıklamasına dönüştürmek bilimsel açıdan indirgemeci olduğu kadar gazetecilik açısından da sorunludur.
Burada aslında daha genel bir gazetecilik problemiyle karşı karşıyayız. Büyük bir şiddet olayının ardından medya çoğu zaman hızla bir “neden” bulma baskısı altına giriyor. Failin psikiyatrik geçmişi, aile ilişkileri, oynadığı oyunlar, sosyal medya hesapları ya da kişisel özelliklerinden biri öne çıkarılıyor ve karmaşık bir olay tek bir açıklamaya indirgeniyor. Oysa henüz soruşturmanın başında olduğumuz bir olayda gazeteciliğin görevi boşlukları tahminlerle doldurmak değil, bilinen ile bilinmeyenin sınırını korumaktır.
Medyanın yapması gereken, failin psikiyatrik geçmişini sansasyonel bir ayrıntıya dönüştürmek yerine kamu yararı taşıyan soruların peşine düşmektir: Bir çocuk bıçağa nasıl erişti? Saldırı öncesinde herhangi bir tehdit ya da hazırlık belirtisi var mıydı? Başka bir okulun öğrencisi bu okula nasıl girebildi? Okullardaki psikolojik danışmanlık, rehberlik ve erken müdahale sistemleri yeterli mi? Aile, okul, sağlık ve sosyal hizmet kurumları arasında ciddi risk işaretlerinin fark edilmesini sağlayabilecek bir iletişim ağı var mı?
Bunları sormak faili mazur göstermek değildir. Bireysel sorumluluğu ortadan kaldırmadan, şiddetin ortaya çıkmasına imkân veren koşulları araştırmaktır.
Tam da bu soruların sorulması gereken bir sırada olayla ilgili yayın yasağı getirildi. Burada bir noktayı açıklığa kavuşturmak gerekiyor: Yayın yasağını RTÜK değil, İstanbul 3. Sulh Ceza Hâkimliği verdi; RTÜK kararı kamuoyuna duyurdu. 6 Ekim 2026 tarihli ve 2026/9304 D. İş sayılı kararın, soruşturma tamamlanıncaya kadar yazılı, işitsel ve görsel basının yanı sıra internet medyası ve sosyal medyada olayla ilgili her türlü haber, röportaj ve eleştiri yayınını kapsadığı açıklandı.
Elbette çocukların kimliklerinin korunması, soruşturmanın selameti, mağdur çocukların ve ailelerinin mahremiyeti konusunda medya son derece dikkatli davranmak zorunda. Çocukların görüntülerinin dolaşıma sokulması, saldırının dramatize edilmesi, failin kahramanlaştırılması ya da saldırı yönteminin ayrıntılı biçimde tarif edilmesi kabul edilemez.
Çocukların söz konusu olduğu bir olayda gazeteciliğin etik sorumluluğu her zamankinden daha ağırdır. Fakat çocukları korumak ile kamunun bilgi edinme hakkını ortadan kaldırmak aynı şey değildir. Soruşturmanın selametini korumak ile olayın toplumsal ve kurumsal boyutlarının araştırılmasını engellemek de aynı şey değildir.
YAYIN YASAĞI, ŞİDDETİ ÖNLEME POLİTİKASININ YERİNİ TUTAMAZ
Burada yayın yasağının bir başka boyutunu da tartışmak gerekiyor: Toplumun böyle olaylardan öğrenebilme imkânını. Bir şiddet olayının ardından gazetecilik yalnızca “ne oldu?” sorusunun cevabını vermek için yapılmaz. “Nasıl mümkün oldu?”, “hangi kurum ne yaptı?”, “hangi işaretler gözden kaçtı?” ve “bir daha yaşanmaması için ne değişmeli?” sorularını da sorar. Bu soruların cevaplanması yalnızca haber alma özgürlüğünün değil, kamusal denetimin de parçasıdır.
Dolayısıyla meseleyi “yayın yasağı olsun mu olmasın mı?” ikiliğine sıkıştırmak yerine, çocukların mahremiyetini ve soruşturmanın selametini korurken gazeteciliğin kamusal denetim işlevini nasıl sürdürebileceğini tartışmak gerekiyor. Yayın yasağı, şiddeti önleme politikasının yerini tutamaz.
Başakşehir’de yaşanan saldırının ardından ihtiyacımız olan da yalnızca daha fazla güvenlik görevlisi, daha yüksek okul duvarları ya da olay gerçekleştikten sonra devreye giren kısıtlamalar değil. Asıl ihtiyaç, olaydan önce çalışan bir güvenlik anlayışı. Aileyi, okulu, rehberlik sistemini, çocuk ve ergen ruh sağlığı hizmetlerini, sosyal hizmetleri ve şiddet araçlarına erişimin denetlenmesini birbirinden bağımsız alanlar olarak değil, aynı koruyucu yapının parçaları olarak görmek gerekiyor.
Umut Vakfı’nda yıllardır bireysel silahsızlanma mücadelesinde savunduğumuz yaklaşımın özü de burada: Şiddeti yalnızca gerçekleştikten sonra ölçmek değil, gerçekleşmesini zorlaştırmak.
Belki Başakşehir saldırısının ardından sormamız gereken en önemli soru da budur: Bir sonraki olayın ardından yine “neden yaptı?” diye mi soracağız, yoksa bu kez “bunu önlemek için neyi değiştirmedik?” sorusunu şimdiden sormaya başlayacak mıyız?
6 Ekim 2026



Bu Yazıya Hiç Yorum Yapılmadı.
SİZ DE YORUM YAZIN