Post image
Esra Kahya’dan “Bir İntihar Çok Ölüm”

 

Ahmet ANTMEN

Esra Kahya‘nın ironik ve akıcı üslupla kaleme aldığı “Bir İntihar Çok Ölüm” adlı romanı, yaşarken ailesi ve toplum tarafından elbirliğiyle yok sayılan “kambur kız Acibe”nin intiharı sonrasında ortaya saçılan kırlarla sarsılan “acayip” bir ailenin trajikomik hikayesi. 2011 yılında Ahmet Hamdı Tanpınar Roman Ödülü’ne değer görülen Kambur romanı ikinci baskısı için uzunca bir süre bekledi. Alt başlığı aynı kalsa da kısa süre önce Esra Kahya, İletişim Yayınları’ndan yayımlanan yeni kitapta Bir İntihar Bir Ölüm adını tercih etmiş. İlk kitaptaki derinlikli anlatıma ek olarak erkek seslerine de yer veren ikinci baskıda tüm karakterlerin bakış açılarına ışık tutuluyor.

KENDİNE BAŞKALAŞMAK!

Romanınız geliştirilmiş bir ilk yapıt olarak kendini sorgulayarak aşıyor gibi. İlk sayfada ruhla bedenin ölüm karşısındaki kararsızlığıyla karşılaşıyoruz. Bir intiharda dahi yaşamakla ölmek arasında sınırların belirsiz olmasını yabancılaşma bağlamında değerlendirebilir miyiz?

ESRA KAHYA – İntihar bir geçiş tercihi. “Ne zaman, nerede, nasıl geçeceğime ben karar veririm ” diklenişi. Fakat bu, ev sahibinin kurallarına göre değil. O zaman araf kaçınılmaz.

Bir İntihar Çok Ölüm, intihar ile başlıyor. Okur, Acibe’nin ruhu bedenini henüz terk etmemişken yaşadıklarına tanık oluyor, ilerleyen sayfalarda bu intiharın gerekçelerini öğreniyor.

Acibe’nin görünmezliğinde tam bir yabancılaşmadan bahsedebiliriz. İçine doğduğu eve, yaşamını şekillendiren mahallesine, etrafındaki herkese, ama en çok kendine.

Kendine başkası olan bir karakterden bahsediyoruz. Etrafındaki hiç kimseden değer görmemiş; bir yere, birine ait hissetmemiş, “bir şey ” olamamış karakterin bunca görünmezlik içinde yabancılaşması kaçınılmazdır.

Acibe, yabancılaşmanın verdiği varoluş sancılarının yanında buna neden olan herkesten intikam almayı ister. Ve başarır.

‘METNİN SESİNİ DUYMAYI SEVİYORUM’

Romanın kendi ilk baskısının içinden serpilip geliştiğini görüyoruz. Erkek seslerini de dahil eden ikinci kitapta karakterlerin gerek kendileriyle gerek başkalarıyla diyaloglarının daha yoğun olduğunu söyleyebiliriz. Genel olarak dilsizlerin sohbeti olarak mı, yoksa başka bir biçimde mi yorumlamalıyız bu durumu?

KAHYA – “Dilsizlerin sohbeti ” hoş bir adlama. Bunu kabul edebilirim. Çünkü romanın ilk bölümünde erkekler konuşamadı, dilsiz kaldılar.

Turgut, davanın sırrını saklamak zorundaydı. Meşkur bile isteye susmayı tercih etti. Rasim, karşısındaki Nazenin duvarını aşamadı. Faruk Nafiz ise üzmekten korktu. Kendilerince haklı sebepleri vardır illa. Fakat susmak da insanı yorar ki yoruldular da.

İkinci bölüm bu susuşları merkeze alarak okura, “Bir de buradan bak” dedi. Hikâyenin birden çok gözü var. Hangisinden bakarsan önün sıra olanı görürsün.

Berisini gerisini tahmin etmek olanaklı olsa bile bu, ihtimaller yığını olmaktan öteye geçemez. Karşıdan bakınca göz görür, perde sıyrılır. Bunu istedim.

■ Kitapta şiirlere, hatta Acibe için sığınaklaşan şiirlere değiniyorsunuz. Şiirlere ve şairlere yaptığınız vurgu üslubunuza nasıl yansıyor (mu)?

KAHYA – Evet, yansıdığını düşünüyorum fakat “İlle de şiirsel bir üslubum olsun” diye yapmıyorum bunu. Ben yazmaya şiirle başladım. Kelimelerim şiirle yıkandı. Şiirle içime baktım, içimi gördüm, içime yürüdüm. Hal böyle olunca hangi toprağa el sürsem şiir bitiyor.

Metnin sesini duymayı seviyorum. Bazen bağıran, bazen susan; kuduran yahut dizginleyen, ruhu olan kelimeleri tercih etme sebebim şiire eğilimimden çok, ruhumu şiirle keşfimden.

İlkokulda güzel yazı defterime Yunus’u yazardım. Güzel yazı yazmayı, güzel yazandan öğrenmiş olmanın küçük bir yürekteki tesirini yıllar sonra anlamlandırmam da kaderin hoş bir tezahürü.

Şiirin imgeye, metafora müsait dil estetiği, şaire ritmi ayarlamada konfor alanı yaratıyor. Bir romancı / öykücü bu konfor alanına pek tabii erişebilir. Bundan yararlanıyorum.

Acibe için sığınaklaşan şiirler, yazarın da sığındığı alandır, diyebiliriz özde.

■ Romanda sıfatlar biçerek güzeli aşındırmış olabilir miyiz? Çirkine de sıfatlar bulma çabanızın nedeniyle ilgili ipucu verebilir misiniz?

KAHYA – Güzeli aşındırdık evet. Bir yerden sonra durduk ve düşündük: “Kime göre, neye göre güzel?” Bir şeye güzel dediğimizde onu bir kalıba sokuyoruz, sahiciliğini törpülüyor; değerini artırıyoruz. Güzele ağırlıklar yüklüyoruz.

Güzel güzellemesiyle dirilen Divan şiirine bakınız. Sevgili ille güzeldir. Ağzı ab-ı hayattır, goncadır. Sözü şifadır. Kaşları yay, kirpikleri oktur. Boyu servidir. Kokusunu sabâ rüzgarıyla yollayandır.

Güzelin dile söylettiği mazmunlar; iç açan, tazeleyen, şaşırtan birçok sıfat vardır. Fakat çirkine tek sıfat kâfi.

“Çirkin “… Oysa çirkinin kendine özgü tonları var. Onu da sıfatlarla çoğaltmak, yukarı taşımak olanaklı. Nasıl ki güzelin methi sıfatlarla yüceliyorsa çirkinin de hakkı budur. Bakışta ve dilde denge kurmak olanaklıdır.

KURSAKTA KALAN MONOLOGLAR

■ Bilincin hemen altını, şuramıza kadar gelip de söyleyemediklerimizi kazıyıp çıkarıyorsunuz sanki. Acaba insanın kursağında kalan diyalogları monologa mı tahvil ediyorsunuz?

KAHYA – Yazmanın bir yeti olduğunu düşünüyorum. Elbette beslenmek, körüklenmek, dirildikçe dirilmek istenen bir yeti.

Bu gücün ortaya çıkma anında yazarın en yakın durduğu yer yine kendi. İçi. Yaşadıkları, biriktirdikleri, yaşayamadıkları. Söylediklerinden çok sustukları. İçindeki cevher veya safra.

Adına ne derseniz deyin, ortaya çıkmayı bekleyen o şey, bilinçaltının en derini. Diyaloglarda birden fazla ses var. Anlatamamanın yanında anlaşılmamak var. Tamamlandı dediğiniz anda bile susulanlardan bahsetmek olanaklı.

Monolog ise bitimsiz bir akış halinde. İnsanın kafasındaki o “kendinden mütevellit ses ” biteviye konuşur. Ama yine o sestir aslında kişinin yarım kalanlarını tamamlayan.

Romana dönecek olursak evet, kursakta kalan diyalogların imdadına monologlar yetişti. Bilinç akışı; karakterin diyaloglarda sustuklarını, iç sesine söylettiklerini duyurdu bize. İnsanı söylemediklerinde aramak gerek, sustuklarımızdır bizi tam eden.

“Kursakta kalan ” dedikleriniz bir yerden sonra kursağı tıkayan, nefes almayı güçleştiren tortuya dönüşüyor. Taş olsa çatlar, denen yer işte orası. Ben de taşı çatlatmak istemedim. Oradan yazdım.

Bir İntihar Cok Ölüm / Esra Kahya / İletişim Yayınları / 255 s. / 2026.

(Cumhuriyet Kitap, 26.03.2026)

 

Bu Yazıya Hiç Yorum Yapılmadı.

SİZ DE YORUM YAZIN