Post image
Geçiciliğin yeniden keşfi

 

Elif ÜLKÜ

Her şeyin geçici olduğu, gerçekliğin ancak şüpheli duyularımızla kurulduğu bir hayatta dünyayla nasıl bir ilişki kurar, ne şekilde yaşar, neye tutunuruz? Marilynne Robinson, 1980’de basılan ilk romanı “Housekeeping”de bu soruyla hemhâl oluyor. Geçen yüzyılın en önemli romanlarından sayılan, Pen/Hemingway İlk Roman Ödülü’nü alan ve Pulitzer’de finalist olarak listelenen kitap “Evlerden Uzak” ismi ve Birgül Oğuz’un usta çevirisiyle geçen ay Metis’ten basıldı.

Idaho’da göl kıyısında hayali bir kasaba olan Fingerbone’da geçen hikâye, iki yetim kız kardeş Ruth ve Lucille’in yaşamını ve teyzeleri Sylvie ile ilişkilerini Ruth’un gözünden anlatıyor. Dedelerinin göle düşen bir trende ölmesi ve yıllar sonra annelerinin de aynı göle sürdüğü bir arabayla intihar etmesinden sonra, bu kasabada yaşamaya başlayan kız kardeşlere önce anneanneleri, sonra büyük halaları, en sonunda da teyzeleri bakıyor. Bir yandan yakınlarının kaybı öte yandan da büyümenin kendine özgü zorluklarıyla mücadele eden kız kardeşler, alışılmadık bir karakter olan teyzeleri Sylvie’nin himayesinde büyüyor ve dönüşüyorlar.

Sylvie, geleneksel bir ev düzeni kurmak yerine eve kendi benzersiz yaşam tarzını getiriyor ve Fingerbone’da göçebe alışkanlıklarını devam ettiriyor. Akşam yemeklerini karanlıkta yiyor, uyurken ayakkabılarını yastığının altına koyuyor, diş fırçası ve kıyafetlerini yatağının altındaki mukavva bir kutuda saklıyor. Yeğenleri onun her an kaçıp gideceğinden korkuyor başlarda: “Göçebeliğini burada sürdürmeyi başarırsa çekip gitmesine gerek kalmayacakmış gibi gelirdi bana” diyor Ruth. Zamanla karakterlerin sıra dışı bir aile bağı ve birlikte yaşama alışkanlığı geliştirmeye başladıklarını okuyoruz.

 

Evlerden Uzak
Marilynne Robinson
Çeviren: Birgül Oğuz
Metis Yayınları, 2023
GÖRÜNENDEKİ ŞÜPHE

 

Kaybın ve geçiciliğin izleri kitap boyunca dile, bakışa, hayata sızıyor ve gerçek ile imge arasındaki sınırlar gitgide belirsizleşiyor. “Ömrünü tamamlamış şeylerin bir de kaybolması gerekmiyordu bana göre” diye açıklıyor Ruth. Zaman, su, karanlık, hava, rüzgâr ve kuşlar Ruth’un ruhsallığının taşıyıcısı olarak görünüyor ve hareket ediyorlar. Böylece gerçeklikle düşünceler arasındaki çizgi gitgide inceliyor, zihinden bağımsız bir gerçeklik imkânsızlaşıyor. Dışarıdaki neyse içerideki o oluyor artık, ruhsallıkları nasıl hareket ediyorsa dışarısı öyle görünüyor onlara. “Duyularımıza çok az şey çarpıyordu, onların da hepsi şüpheliydi” diye anlatıyor Ruth.

Geçmiş de nasibini alıyor bu şüpheden, üstelik o geçmişe dâhil olan herkes için farklı bir şekilde. Lucille ve Ruth, bir süre sonra annelerinin saç rengini bile farklı hatırlıyorlar. Sylvie ile yaşadıkça anneleriyle olan hatıralarına Sylvie’nin yüzü girmeye başlıyor. Ruth bunu şöyle tarif ediyor: “Sylvie’ye baktıkça bana annemi daha da çok hatırlatır oldu. Hatta yanakları ve çenesinin yapısı, saçlarının dokusu anneme o kadar çok benziyordu ki annemin bendeki hatırasını bulandırmaya, sonra da onun yerini almaya başladı. Zamanla irkilerek başını kaldıran Sylvie oldu, içinde hiçbir yerinin olmadığı bir hatıradan dikkatle bana bakıyordu.”

Romanını ince ince kuran, derinlikli ve şiirsel bir anlatımla evrensel sorulara alan açmayı başaran Robinson, durum böyleyken nesnel dünyanın görüntüsü ve gerekleriyle şekillenen ve sıkı sıkıya tutunulan bir toplumsal anlatının, ev düzeninin ve ‘şimdi’nin, ancak kırılgan, zorlama ve geçici olacağını sezdiriyor okuruna. Eşyaya tanıdıklık geliştirmek, kaybı engellemeyi, güvende kalmayı ve felaketi önlemeyi vaat ediyor gibi görünse de bu bir kandırmaca olacaktır. “Evdeki çoğu eşyanın tek kıymeti sadece ve sadece hissettirdikleridir” diye tanımlıyor Ruth. Ev idaresi ve gündelik bir sıradanlık kurma konusundaki becerisiyle öne çıkan anneanneleri için ise şöyle söylüyor, “…Tam da tanıdık sandığı şeylerin içinde şekillenmişti felaket.”

NORMLARIN KIRILGANLIĞI

Dolayısıyla Sylvie’nin göçebeliği en doğal olanmış gibi gelmeye başlıyor artık Ruth’a. “Sylvie, kendi açısından, bin yıllık bir şimdide yaşıyordu” diyor. Kaybın kaçınılmaz olduğu bir dünyada, en mümkün yaşam eşyaya tutunmadan, geçiciliğe bırakılan bir kendilik ve göçebelik olabilir gibi görünmeye başlıyor. Bu bağlamda birlikte yaşam ve aile olma hâli, düzen, arzu ya da güçlü duygular aracılığıyla değil de yan yana durabilme becerisi ile elde edilebilecektir. Ruth şöyle söylüyor Sylvie hakkında; “Bana güçlü duygular duymaksızın bakabiliyordu: tanıdık bir biçim, tanıdık bir yüz, tanıdık bir sessizlik olarak. Odada olduğumu unutabiliyordu.” Kardeşi Lucille ise tam bu noktada onlardan farklılaşıyor, geleneksel ev düzeni, uyum ve arkadaşlıkla tutunulabilecek bir ‘şimdi’ye, bu sayede giderilebilecek bir geçmişe ve sıradanlığa uygun bir aile yapısına ikna olduğunda evi terk ediyor.

Halihazırda kasaba halkının dikkatini çekmeye başlamış Sylvie’nin göçebeliği ve onun kız kardeşlere sağladığı bakımın yetersizlikleri, Lucille’in gidişinden sonra iyice ayyuka çıkıyor. Ailenin bir arada kalması gerektiğine inanan Sylvie, Ruth’u kaybetmemek için eve çekidüzen getirmeye niyetlense de Ruth’un geçirdiği değişimin buna izin vermediğini okuyoruz. Dışarıdan birilerinin içeriye bakmasıyla, nasıl göründükleriyle ilgili bir tasanın içeriye girmesiyle artık evin kendisi uzlaşılamaz bir imge olarak görünüyor Ruth’a.

“Evlerden Uzak”, anlatımındaki imge zenginliği, dilin geniş imkânları ve derinlikli gözlemleriyle okuyucuyu verimli bir okuma deneyimi sunuyor. Bittiğinde ise neredeyse azizlere özgü yeni bir bakış kazandırarak uğurluyor okurunu, geçiciliğe karşı bir teselliden ziyade kabul ve teslimiyet çağırıyor. Rahatlık ve güven telkin eden toplumsal mutabakatların, aydınlık evlerin, normlara uygun yaşayışın kırılganlığını açığa çıkarıp, kendine sadık bir yürüyüşe davet ediyor okurunu. Her şeyin geçici olduğu bir dünyada kurmaya çalıştığımız günlük düzene ve sıradan şeylerle ilişkimizde gizli tutuculuğa koca bir çelme takıyor.

(Birgün, 08.12.2023)

 

Bu Yazıya Hiç Yorum Yapılmadı.

SİZ DE YORUM YAZIN