Burak GÖRAL
İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen ve 127 uzun metrajlı ve 13 kısa filmin izleyiciyle buluşacağı İstanbul Film Festivali’nin gediklileri için, klasik filmler bölümü en güzel sinema anılarına ev sahipliği eder.
Bu seneki programda da farklı ülkelerden farklı zevklere hitap eden klasik filmler bir arada:
Potemkin Zırhlısı (Bronenosets Potyomkin) Sergei Eisenstein (1925)
Her sinemaseverin mutlaka izlemesi gereken bu büyük sessiz klasiği yüzüncü yılına özel yenilenmiş kopyasıyla üstelik ünlü elektronik pop grubu Pet Shop Boys’un özel müzikleri eşliğinde izleyebileceğiz. Film 1905 devrimi sırasında Çarlık rejimine ayaklanan savaş gemisinin mürettebatının hikayesini anlatıyor. İkonik Odessa merdivenleri sahnesini kaçırmayın!
Küller ve Elmaslar (Popiöl i diament) – Andrzej Wajda (1958)
Sinemanın usta anlatıcılarından Andrzej Wajda’nın siyah beyaz başyapıtı… Film tam da savaşın son gününde gerçekleştirilmesi planlanan bir suikastla görevlendirilen genç bir direnişçi üzerinden ahlaki ve politik bir içsel çatışmayı anlatır. Şiirsel bir anlatıma politik açıdan yoğun bir görsellik katabilmeyi başarmış, Polonya sinemasını dünyaya açan filmlerden de biridir.
Tenten İstanbul’da (Tintin et le mystere de la toison d’or) Jean-Jacques Vierne (1961)
Belçikalı çizer Herge’nin ünlü çizgi roman kahramanı Tentenin birçok macerasından bir araya getirilmiş parçalarla oluşturulmuş serbest bir uyarlamasıdır ve perdedeki ilk Tenten temsilini sunar. Çok kalıcı nitelikte bir film olduğu söylenemez,ama 1960’ların İstanbul’unda geçmesi bizim için önemlidir. Çünkü İstanbul’un yabancı bir filmde en güzel göründüğü filmlerden biridir.
Rusya’dan Sevgilerle (From Russia With Love) – Terence Young (1963)
Büyük bir kısmı 1960’ların İstanbul’unda geçen bir James Bond filmini kim görmek istemez ki? Sean Connery’ın bu ikinci Bond filmi, kahramanın yaratıcısı lan Fleming’in orijinal kitabından uyarlama ve en iyi Bond filmlerinden de biri.
Sen Benimsin (La Piscine) Jacques Deray (1968)
Perdede izlediğimiz en güzel kadınlardan birine, pardon ikisine yani Romy Schneider ve jane Birkin’e, perdede izlediğimiz en yakışıklı erkeklerden biri eşlik ediyor: Alain Delon. Fransız Rivierası’nda dört karakter arasında bir yaz hikayesi gibi başlayıp bastırılmış arzular, kıskançlık ve sınıf geriliminin giderek hissedildiği bir modern klasiktir.
Gençlik Ateşi (St. Elmo’s Fire) – Joel Schumacher (1985)
1980’lerdeki video kaset furyasında en çok izlenen filmlerden biriydi. Demi Moore, Rob Lowe, Andie MacDowell, Emilio Estevez gibi dönemin genç yıldızlarını bir araya getiren filmin ciddi bir sinemasal değeri olmasa da nostaljik bir tadı var. Ergenlikten çıkıp gerçek hayata adım atan yedi genç arkadaşın hikayesi.
Matador – Pedro Almodovar(1986)
İspanyol sinemacının erken dönem filmlerinden biri olan 1986 yapımı Matador, onun kendine has sinemasının alametifarikalarını henüz daha ham, ama yine de çarpıcı bir örneğini sunuyor. Garip bir cinayetle başlayıp, bir tecavüz girişimiyle devam eden, değişik bir suç labirenti sunuyor bize yönetmen. Üstelik gencecik bir Antonio Banderas eşliğinde.
Yaşasın Aşk (Ai Quing Wan sui) Tsai Ming-liang (1994)
Venedik’te Altın Aslan almış, Asya festivallerinde de büyük ilgi görmüş, Tayvanlı yönetmen Tsai Ming-liang’ın bu ikinci sinema filminde Taipei’de aynı boş daireyi kullanan, ama yolları kesişmeyen üç yalnız insanın az diyaloglu, uzun planlarla dolu hikayesi anlatılır. Tsai Ming-liang ile henüz tanışmayanlar için farklı bir sinema deneyimi… Finaldeki uzun ağlama sahnesi çok ünlüdür.
(Oksijen 02, 27.03.2026)


Bu Yazıya Hiç Yorum Yapılmadı.
SİZ DE YORUM YAZIN