Post image
TV Dizilerindeki Şiddetten Hangi Markalar Sorumlu?

 

Salim KADIBEŞEGİL

RepMan İtibar Araştırmaları Merkezi Kurucu Başkanı

Kitabın ortasından giriş yapayım: “Reklam verenler yalnızca ekran satın almaz; o ekranın ürettiği kültüre de ortak olur.”

Televizyonlarımızdaki dizilerde üretilen ve bazı araştırmalara göre “özendirilen” şiddetten söz ediyorum!

Mesela, Bayram Çağlar‘ın çalışmasındaki şu saptama önemli: “Türkiye’de yerli dizi olarak ifade edilen ve prime time kuşağında yayımlanan belli başlı dizilerdeki şiddet gösterimi hakkında çeşitli raporların incelenmesinin sonrasında fiziksel ve psikolojik şiddete bağlı olarak reel hayattaki pratiklere benzer ve koşut bir durumun olduğu sonucuna varılmıştır.” (1)

Özellikle her gün kadın cinayetlerine tanık olduğumuz ortamda araştırmalar, toplumsal gerçeklikten hareketle bu cinayetlerinin her yıl daha da artmasının, televizyonun gösterime sunduğu ve özellikle yerli dizilerdeki şiddetin bir ilişkisini bulunabileceğine işaret ediyor.

Olgun Küçük’ün çalışmasında da hocamız Ünsal Oskay‘dan alıntı yapılarak şu tespite yer veriliyor: “Televizyonda şiddete ve cinselliğe fazlaca yer verilmesinin başka nedenleri de vardır. Bu nedenlerden biri de toplumsal yaşamda şiddeti doğallaştırma çabasıdır. Medya, “şiddeti” günlük hayatın sıradan olayları arasında göstererek onu olağan bir durum olarak sunmaktadır. Böylece toplumsal yaşamda şiddet uygulayan kişilerin uygulamaları destek bulacak ve hiyerarşik yaşam biçimi topluma daha kolay empoze edilecektir.” (2)

Televizyonlarda şiddeti özendirdiği iddia edilen dizileri pazarlamanın “görünen eli” markalar reklamları ile ayakta tutuyorlar. Dolayısıyla şiddet kültürüne ortak oluyorlar!

Ama asıl beni hayrete düşüren tespit “sessiz çoğunluk yanılsaması” olarak tanımlayabileceğim kadın tüketicilerin bu duruma tepkisiz kalmaları! Bu dizileri reklamları ile finanse eden markalar çok doğaldır ki pazarlamanın genel kuralı içinde nihai tüketicinin kalbine ve cüzdanına ulaşma gayreti içindeler. Adına “reyting” dediğimiz izlenme oranlarının kuyruğundaki bu cinayetlere özellikle kadınların sessiz kalmalarını anlamakta güçlük çekiyorum.

Diziler kendi özgün finans kaynakları ile tabii ki yayınlanabilir. Bunu “ticari bir girişim” kulvarında yasal bir uygulama olarak ekrana gelmesi karşısında içinde şiddete özendirme varsa yine söyleyecek sözümüz olacaktır. Ama bu yazıdaki derdimiz, markaların “şiddetin özendirilmesine ortak olmaları” ile ilgili. ‘Yüksek izlenme oranları olduğu sürece içeriğinde ne olduğu beni ilgilendirmez” anlayışı ile finanse edilen şiddet konulu dizileri bütçeleri ile destekleyen markaların aynaya bakmaları gerekmez mi?

Bu markaları yönetenler, -özellikle kadınlar- bu markaların yönetici koltuklarında oturan liderler -yine özellikle kadınlar-, “etik körlük” içindelerse bu dizilerden pazarlanma anlamında nema la nm a stratejilerinin akşam haberlerinde tanık olduğumuz cinayet görüntülerine kadar uzandığını görmeleri gerekmiyor mu? Cam tavanları kıran kadınların, kanlı ekranları görmezden gelmesi bir çelişki değil mi?

Şiddeti özendiren bu diziler karşısında meslek kuruluşlarının sorumluluğunu yeteri kadar tartıştık mı? Reklamcılar Derneği, Reklamverenler Derneği, pazarlama ve halkla ilişkiler, iletişim dünyasını temsil eden meslek kuruluşlarının diyecek bir şeyleri yok mu? Özellikle kadınları temsil eden sivil toplum kuruluşlarının markaların bu konudaki sorumluluklarını hatırlatıcı yaygın mecralarda kamu spotu niteliğinde farkındalık artırıcı çalışmalarına neden tanık olamıyoruz?

RTÜK alkol ve sigara görüntülerini engellememe çabalarını büyük bir hassasiyetle yönetiyor? Aslında RTÜK’ün 2020 yılında yaptırdığı “Televizyon yayınlarında şiddet” araştırması bulguları “bir şeylere el atılması” gerekliliğini ortaya koyuyor. (3) bu araştırmadan bir yıl sonra RTÜK’ün yayıncılara gönderdiği uyarı yazsı bir kısmımızın umutlanmasına neden olmuş olabilir. (4)

Bizim kuşak “Kaynanalar” dizisi ile ekran başındaydı. “Bizimkiler” ile neşemizi buluyorduk “En Son Babalar duyar” defalarca izlemekten bıkmadığımız televizyon dizileri arasındaydı. Hala ekranlarımızda hem de aynı anda birkaç kanalda gösterimde olan “Çocuklar Duymasın” ve “Seksenler’i (1980’ler) bıkmadan repliklerini ezberlemiş olmamıza rağmen izlemeye devam ediyoruz. Dahası bunlar hala reklam alıyorlar!

Aslında markalar cephesinden baktığımızda burada bir fırsat var. Düzenleyici kurul güdümündeki yaptırımları beklemeden kendi iradeleri ile “şiddet içeren dizilerden uzak durduklarını” belgeleyen bir yaklaşım onların tüketici nezdindeki itibarlarını ve güvenilirliklerini artırır. Ben mesela ilk yıldızları “Ana konusu kadına ve çocuğa uygulanan şiddet olan dizi ve programlara reklam vermeme, sponsor olmama ve ürün yerleştirmede bulunmama kararı alan” Samsung ve MediaMarkt’a verdim bile!

Kan gövdeyi götürmeden de ekran rekabeti yapılabileceğini markaların “etik ve adil olmak, şeffaflık, sorumluluk ve hesap verilebilirlik” kantarında tartması gerekiyor.

1- Çağlar, B. (2020). Televizyon Dizileri ve Şiddeti Özendirme ilişkisi: Prime-Time Kuşağındaki Yerli Diziler. Türkiye insan Hakları ve Eşitlik Kurumu Akademik Dergisi (4-5), 131-144.

2- Küçük Olgun; Öğr. Gör., Karabük Üniversitesi, Safranbolu Meslek Yüksekokulu, (Oskay, Unsal (2001). iletişim ABC’si. istanbul: Der Yayınları) Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi /The Journal of International Social Research Cilt: 14 Sayı: 77 Nisan 2021 & Volume:14 Issue: 77 April 2021

3-RTÜK:ttps://www.rtuk.gov.tr/Media/FM/Birimler/KAMUOYU/televizyon_yayinlarinda_siddet_2020.pdf 4- RTÜK: Haber Bülteni: 2712.2021

(Brand Map, 01.01.2026)

Bu Yazıya Hiç Yorum Yapılmadı.

SİZ DE YORUM YAZIN