Sertaç ÇELİK
Birgün Gazetesi
Necati Tosuner’in öykülerinde bağıran kahramanlar yoktur. Gündelik hayat vardır. Bekleyiş vardır. Satır aralarında yazılmamış bir metin dolaşır. Tosuner, söylenmeyeni sezdiren bir yazardır.
Türk edebiyatı, sessizliğin içindeki derinliği yazıya dönüştüren yazarını kaybetti.
82 yaşında aramızdan ayrılan Necati Tosuner, ardında kalabalık bir şöhret değil; ağır, sahici ve silinmeyecek bir iz bıraktı.
“Ankara, benim doğum yerim. 18 Haziran 1944 Numune Hastanesi. Bir memur ailesinin ‘numune’ bebeği…”
Hayatını anlatırken bile ironiyi elden bırakmayan bir yazardı. Dört yaşında geçirdiği kazayla bedenine yapışan fazlalık, aylarca süren hareketsizlik, yıllarca taşınan korseler… On altı yaşından sonra sırt ağrıları dinmişti belki ama başka bir sancı başlamıştı: İnsanların bakışlarından, sözlerinden gelen sancı.
O sancı, Türk edebiyatında derinliğe dönüştü. Onun öykülerinde bağıran kahramanlar yoktur. Gündelik hayat vardır. Bekleyiş vardır. Satır aralarında yazılmamış bir metin dolaşır. Tosuner, söylenmeyeni sezdiren bir yazardır.
Kısa öykülerinde şiire yaklaşan bir yoğunluk kurar. Sözü azaltarak derinliği artırır. Gürültüsüzdür ama etkisi kalıcıdır.
Onun dünyası yalnızlıkla çevrilidir. “Çift çifttir herkes. Bir yalnız ben varımdır.” diyen sesi bir sitem değil, bir varoluş tespitidir. Nedim Gürsel’in ifadesiyle, onun kahramanları “yalnızlığın labirenti”nde dolaşır. Bir bakıma Türkiye’nin Sisyphos’udur Tosuner’in insanı: Kayayı her defasında yeniden yukarı taşıyan, yenilgiyi bilse de vazgeçmeyen insan. Ama o yalnızlık umutsuzluk değildir.
Adnan Özyalçıner’in söylediği gibi, insanlara küskünlüğü zaman zaman öfkeye, hatta isyana dönüşür fakat öykülerinin özü yaşama tutunmadır. Sevginin ve umudun sağaltıcı gücüne inanır. Çünkü hangi öykü, daha yaşanılır bir dünyanın özlemi değildir?
Tosuner için yazmak bir ayrıcalık değildi. Başlangıçta öyle sandığını itiraf eder; sonra vazgeçer. Yazmak onun için bir ameliyattır. “İnsanın yazması için önce kendisini ameliyat etmesi gerek” der. Acıyı dönüştürmeden yazı kurulmaz. Yazı, kamburu saklamak değil, onu insanlık onuruna çevirmektir.
“Yazar olmasaydım ne olurdum? Sırtında kambur taşıyan bir adam.” Bu cümle bir ihtimal değil, bir eşiktir. Yazı olmasaydı o kambur yalnızca bedende kalacaktı. İçeride biriken kırgınlık kızgınlığa dönüşecekti. Yazmak, o kamburu bir yazgı olmaktan çıkarıp bir anlatıya dönüştürdü. Kendi eksikliğini insanlık hâline çevirdi. Yazı onu yalnızca edebiyata değil, hayata bağladı.
Çok satan bir yazar olmadı ama değer verilen bir yazar oldu. Türkçeye gösterdiği özenle, anlatının inceliğiyle, kısa metinde kurduğu büyük derinlikle edebiyatımızda ayrı bir yerde durdu. Gürültülü değil, kalıcıydı.

Çizim: Suna Dölek
Yaşıtlarından hep biraz daha olgun olmak zorunda kaldığını söylerdi. Bu zorunlu olgunluk metinlerine ağırbaşlı bir bilgelik olarak yansıdı. Kendisiyle dalga geçebilen bir incelik; kırgınlığı acıya, acıyı söze dönüştüren bir ustalık…
Hayatı boyunca “insan sayılmak” isteyen bir yazarı, son günlerinde dostları bir an bile yalnız bırakmadı. Fotoğraf sanatçısı Kadir İncesu, hastane sürecinde hep yanındaydı. Sessizce, vefayla, dostça. Şair Mehmet Ali Işık ise tedavi sürecinde büyük destek verdi. Hastaneye götürülmesinden sürecin takibine kadar sorumluluk aldı. Bir ömür boyunca yalnızlığı yazmış bir yazarın, son günlerinde yalnız bırakılmaması… Belki de hayatın ona geç verdiği ama tam yerinde bir cevaptı.
En son, Alakarga Yayınları’nın düzenlediği 14 Şubat Dünya Öykü Günü etkinliğine katılmayı çok istemişti. Okurlarla buluşmayı arzuluyordu. Ama sağlığı elvermedi. Katılamayacağını üzülerek bildirdi. 16 Kasım 2025’te Alakarga’daki imza gününde, yıllarca mesafeli durduğu kokteyller için “Bu ilk kokteylim” demişti. Hem mesafeli hem zarifti. “Naz yapıyor olmamak için tamam dedim” diyordu. Sonra bir cümle daha eklemişti:
“Fakat giderayak bana yakınlık gösterdiler Alakarga’da.”
Zaman zaman BirGün’de yayımlanan yazılarım ya da röportajlarımın ardından telefondan kısa mesajlar gönderirdi. Beni onurlandıran, mahcup eden cümleler…
Bir mesajında “Bugün yine sevindirdi BirGün!” diye yazmıştı.
Ressam Haydar Özay ile yaptığım bir röportajdan sonra ise şöyle demişti:
“Gerçekten çok iyi gidiyorsun. Sevinç veriyor. Ama… Yarın sergi kapanıyor, bu nasıl iştir!”
Kısaydı mesajları.
Ama içten, dikkatli ve cömertti.
Yaşlanmayı küçümsememişti. “Rezilliği olmasa, yaşlanmanın ne kötülüğü var?” diye soruyordu. Hayatla kavgasını azaltmış, onunla konuşmayı öğrenmişti.
Necati Tosuner, eksiklikten edebiyat çıkaran; yalnızlıktan derinlik üreten, kırgınlığı inceliğe dönüştüren bir yazardı.
Belki de bütün hayatını özetleyen cümle şuydu:
Tek istediği insan sayılmaktı.
Biz onu, insanı en çıplak hâliyle anlatan bir yazar olarak anıyoruz.
Hoşça kal Necati Tosuner.
ANMA TÖRENİ
Necati Tosuner için bugün saat 14.00’te Caddebostan Kültür Merkezi A Salonu’nda bir anma töreni düzenlenecek.
Cenaze namazı ise yine bugün ikindi namazını müteakip Bostancı Kuloğlu Camii’nde (Bostancı Marmaray İstasyonu yanı) kılınacak.
Tosuner, namazın ardından Küçükyalı Mezarlığı’nda toprağa verilecek.

Bu Yazıya Hiç Yorum Yapılmadı.
SİZ DE YORUM YAZIN