
Ferda İzbudak Akıncı, sevilen romanı Bergamalı Simo’nun devamı ‘‘Yarın Belki’’ ile edebiyatı Akbelen direnişiyle buluşturuyor. Talanın karşısında toprağa ve doğaya sahip çıkanların mücadelesi edebiyatta yankı buluyor.
Ferda İzbudak Akıncı, Delidolu Yayınları’ndan çıkan yeni romanı Yarın Belki ile ekolojik yıkıma karşı verilen mücadeleyi bir kez daha edebiyata taşıyor. Çok satan Bergamalı Simo romanının devamı niteliğinde olan bu yeni eserde hikâye, Bergama’daki köylü direnişinden günümüzün en yakıcı gündemlerinden biri olan Akbelen’e uzanıyor.
Ege’nin toprağıyla, suyuyla ve doğasıyla iç içe büyüyen yazar, ormanların ve yaşam alanlarının talan edilmesine sessiz kalmayarak umudu ve dayanışmayı büyütüyor. İlk romandan tanıdığımız Simo ve diğer karakterler; bu kez Akbelen direnişine, İliç’e ve haksızlıklara karşı omuz omuza veriyor.
Akıncı ile Yarın Belki’nin ortaya çıkış sürecini, gerçek direnişlerin kurguya nasıl yansıdığını ve her şeye rağmen içimizde bu umudu nasıl büyütebileceğimizi konuştuk.
Talan ve buna karşı direnişler ülkenin en yakıcı gündemlerinden biri olmasına rağmen edebiyatta kendisine pek yer bulamıyor. Bergamalı Simo’nun hikayesini anlatan bu romanlar nasıl ortaya çıktı?
Ben Egeliyim. Bu kıyılar, gökyüzü, güneş ve toprak beni her bakımdan besledi. Buna edebiyat da dahil. Eşsiz bir coğrafya parçasında yaşadığımın hep farkında oldum. Denizin, verimli ovaların, kekikli dağların… Kardeşlerim ve ben, dedemizin ektiği incir ağaçlarının dallarından atlaya atlaya ballı incirler yedik. Her tüzlü sebze, meyve dalından koparılıp soframıza kondu. Toprağa karışarak büyüdük. Benim bir de hayallerim vardı. Denizin kıyısında oturup ufka bakarak, uçsuz bucaksız hayaller kurdum. Deniz fenerleriyle dalgalar arkadaşım oldu. Çocukluğum boyunca güneşin ve ayın hareketlerini, ışıl ışıl yıldızları izledim. İnsanların nasıl doğayla iç içe yaşadığını gördüm, derinden hissettim. Böyle büyümüş biri, toprağa, suya, havaya kıyılmasına sessiz kalabilir mi?
Bergama’dan; çocukluğumda akrabalarımıza gittiğimiz, sonraları öğrenci olarak bilinçli geziler yaptığımız, yamaçlarında beyaz mermer sütunlar parlayan, gizemli çarşılarından pullu terlikler, tulum peynirleri, leblebi, lokum aldığımız o güzel Bergama’dan kaygı verici haberler gelmeye başlamıştı. Dikkatle izliyordum. Derken ilk talanın haberleriyle sarsıldık. Binlerce ağaç kesilmişti. Olaylar patladığında, bendeki yansıması doğaldır ki ‘yazmak’ oldu. Bergamalı Simo romanı böylece ortaya çıktı. Roman bitti, yayımlandı. Talan bitmedi. Başka şehirlere, başka bölgelere, başka dağlara, başka ovalara sıçradı. Bu bir köylü direnişiydi. Toprağa sahip çıkan köylülerdi. Çok şey yaşandı. Akbelen son halka. Şimdi İkizköylüler gerçekten çok çetin bir mücadele veriyorlar. Simo’nun onlara destek vermesi kaçınılmazdı. Yarın Belki’nin yazılması da böylece kaçınılmaz oldu. Muğla, Milas… Yine ülkenin en güzel yerlerinden birinde yaşanıyor olay. Yarınlar hep yeni talanları getiriyor. Belkilerle zaman yitirmemeyi nasıl öğreneceğiz?
Yarın Belki, çok satan romanınız Bergamalı Simo’nun devamı niteliğinde. Okurlar yeni kitapta hangi tanıdık duyguları, karakter izlerini ya da mücadele ruhunu bulacak? Simo’nun hikâyesi burada tamamlanıyor mu, yoksa başka bir evreye mi geçiyor?
Hayat akıp gidiyor bir yandan da… Bergama’nın o direnişçi köylüleri, içlerindeki kırgınlıklarla ama yaşananları hiç unutmadan hayatlarını sürdürüyor. Aralarına yeni roman kişileri giriyor, Neriman gibi, Şükran gibi, Orhan gibi. Bir yandan Akbelen’e, İliç’teki kazaya ve tüm maden direnişlerine ilgi, hassasiyet sürerken, bir yandan da Dikili-Bergama arasındaki seralarda işten çıkarmalara, haksızlıklara karşı direnişler başlıyor. Simo ailesini Bergama’da bırakıp İkizköylülere omuz vermek için Akbelen’e gidiyor. Yadigar, Neriman ve diğerleri Arasta’daki işlerine, Ne Yerde Ne Gökte Mahallesi’ndeki koşuşmalarına devam ediyorlar. Serapis Tapınağı’nın kulelerinin gölgesi Yadigar’ın yine içini daraltıyor. İçindeki kavga tüm gücüyle sürerken, romana yazar giriyor. Yarın Belki’nin ilk romandan ayırıcı özelliklerinden biri, yazarın da artık kahramanların arasına katılması. Bir arayış içindeler. Hayal kırıklıklarına yer bırakmayacak güçlü bir beraberlikleri olmalı. Birbirlerinden güç almalılar. Demem o ki… Onlar direnmeyi sürdürdükçe ben de onları yazacağım. Toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çok olanları… Bu destandaki yer onların.
Romanda, geçmişin özeleştirisi de var. Neden Bergama direnişi, madenin açılmasını, yıllarca işletilmesini, toprak altındaki cevherin tüketilmesini önleyemedi? Bu sorular söyleşilerde bana da soruluyor. Sonunda, Çernişevski’nin ünlü romanına adını veren cümle karşımıza dikiliyor. Nasıl yapmalı? Ağaçlar ve ormanların asıl ev sahibi olan hayvanlar bu toplu kıyımlardan nasıl kurtarılmalı?
Kitap sonunda umuda dair güçlü bir mesaj veriyor. Saldırılar her geçen gün artarken, iklim krizi derinleşirken Simo’nun mücadelesi ve taşıdığı umut, bizde nasıl büyüyebilir? Okuyucuya bu anlamda ne bırakmak istediniz?
İki kitap bıraktım. Okurlara ve tarihe…
(Birgün, 26.02.2026)

Bu Yazıya Hiç Yorum Yapılmadı.
SİZ DE YORUM YAZIN