Post image
Yılın put kırıcı filmi annelik üzerine

‘Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim’ annelik üzerine eleştirel bir film olarak dikkat çekiyor. (Fotoğraf: IMDb)

 

Tuğçe Madayanti ŞEN

‘Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim’ filmi, annelik etrafındaki romantik balonu patlatan cesur bir yüzleşme. Annelik bir kutsallık değil, bir insanlık hâlidir. Ve insan bazen sadece ‘tekmelemek’ ister.

Bağımsız sinemanın, özellikle A24 etiketli filmlerin izleyiciyle kurduğu o tekinsiz ilişkiyi bilirsiniz. Koltuğunuza gömülmek istersiniz ama film yakanıza yapışır, bırakmaz. Bu hafta her yerde adını duymaya başladığımız ‘Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim’ (If I Had Legs I’d Kick You) tam olarak bu hissi yaratıyor. Mary Bronstein’ın 2008’deki Yeast’ten 17 yıl sonra gelen ikinci uzun metrajı, Sundance’ten Berlinale’ye uzanan yolculuğunu Rose Byrne’ın kazandığı Altın Küre’yle taçlandırdı. Oscar adaylığı gelmezse yılın en büyük haksızlığı olur. Byrne’ın komedi kökeninden gelip bu kadar yoğun bir dramda devleşmesi, onu yarışın sürpriz favorisine dönüştürdü. NYFCC ve NBR gibi kritik ödülleri toplaması tesadüf değil.

KAPALI DEVRE BUHRAN

Film, anneliğin tabu sayılan karanlık bölgesine doğrudan giriyor. Bronstein, kişisel bir krizden yola çıkarak anneliği bir tür ‘kimlik erozyonu’ olarak tanımlıyor: Tam oluşmuş bir insan, bir anda yalnızca ‘birinin annesi’ne indirgeniyor; bu dönüşümü sorgulamak ise suçlulukla bastırılıyor. Yönetmenin amacı romantize edilmiş annelik mitini parçalamak. Punk‐rock bir öfkeyle, süslü anlatıların değil, içten içe çürüyen duyguların üzerine gidiyor. Linda’nın motel odasında sıkışması bu yüzden sadece mekânsal değil; sistemin anneliği kaçışı olmayan bir görev olarak kurmasının fiziksel karşılığı. Kızının hastalığı çözümsüzleşirken Linda’nın hareket alanı daralıyor; o meşhur ‘anne dayanır’ kalıbının içinin boş olduğunu anlıyoruz. Bazen anne dayanmaz. Kaçmak ister. Ama kapı çoktan kilitlenmiştir. Film bu kapalı devre buhranı Linda’nın öznel zamanının bozulmasıyla görünür kılıyor.

‘Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim’, sinema literatüründeki fever dream (ateşliyken görülen tuhaf rüya) estetiğinin örneklerinden biri. Zaman kayıyor, sesler büyüyor, mekân daralıyor. Bronstein, Linda’yı (Rose Byrne) bu kâbusun merkezine yerleştiriyor. Kızının gizemli hastalığı, bipleyen cihazlar, tavandaki delik, çocuğunun karnındaki delik, uzakta olan koca, klostrofobik motel odası… Ses tasarımı ise Linda’nın anksiyetesini duygu olmaktan çıkarıp fiziksel bir baskıya dönüştürüyor. Cihazların tekrarlayan bipleri, odanın gıcırtıları, nefes alışların yankısı, hepsi ayrı birer antagonist. Görüntü dili ise daralan çerçeveler ve agresif yakın planlarla karakterin sıkışmışlığını somutlaştırıyor. Kamera Linda’yı izlemiyor; ona yapışıyor. Kurgu döngüsel. Aynı anı, aynı ruh halini tekrar tekrar yaşıyormuşuz gibi. Bu döngü anneliğin bitmeyen sorumluluk döngüsünü temsil ediyor. Bronstein’ın kendi deneyiminden süzülen tedirginlik sinematografik bir dile dönüşmüş; biçim duyguyu birebir taklit ediyor. Bu noktada Rose Byrne’ın performansı ayrı bir yere konmalı. Byrne burada sadece rol yapmıyor; sanki sinir sistemi filme bağlanmış gibi oynuyor. Bronstein’ın oyuncu yönetimi de burada belirleyici: Oyunculuğu taşımıyor, tam tersine oyuncunun kırılmasını biçimin omurgasına yerleştiriyor. Filmin ritmi, Byrne’ın nefes alış temposuyla akıyor. Bu birliktelik, izleyiciyi de karakterle aynı zihinsel çökmüşlüğe sürüklüyor.

ÜÇÜNCÜ BİR ALAN

Yönetmenin yaptığı şey sıradan bir provokasyon değil; toplumun en sağlam zırhla kapladığı alana, anneliğe içeriden darbe. Bu konuda negatif tek bir cümle kurulduğunda bile mekanizma anında çalışıyor: yargı, utandırma, teşhir. Oysa anneliğin karanlık yanları, öfke, pişmanlık, tükenmişlik yokmuş gibi davranmak, gerçeği değil masalı koruyor. Bu yüzden film bende kişisel bir duvarı da aydınlatıyor. Anne olmama kararım sezgisel değil; toplumsal mekanizmanın kadın bedenini, emeğini ve ömrünü nasıl konumlandırdığına dair yıllardır süren bir gözlemin sonucu. Film bunu çıplak biçimde hatırlatıyor. ‘Anne mutsuz olamaz’ düşüncesi o kadar kökleşmiş ki, pişmanlık en ağır toplumsal suçlardan biri gibi muamele görüyor. Kadınlar birey değil, üretim birimi gibi kodlanıyor. Bronstein’ın filmi bu kodu paramparça ediyor. ‘Anne bilir’, ‘anne sever’, ‘anne dayanır’ gibi dogmaları söküp atıyor. Annelik bir zorunluluk değil; bir ihtimal, bir seçenek. Ve ihtimaller içinde mutsuzluk da var, kaçma arzusu da, pişmanlık da. Film, anneliğin sinemadaki temsilini bambaşka bir koordinata yerleştiriyor: ne melodramın fedakâr azizesi ne de pop kültürün ‘cool anne’ kalıbına sığınıyor. Üçüncü bir alan açıyor; kırılmış, çatlak ama hâlâ nefes alan insan alanı. Sonuç olarak ‘Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim’, anneliğin etrafındaki romantik balonu patlatan sert bir yüzleşme. Sinema hâlâ böyle dürüst aynalara muhtaç çünkü gerçeği söyleyen filmler her zaman rahatsız eder. Annelik bir kutsallık değil, bir insanlık hâlidir. Ve insan, bazen sadece ‘tekmelemek’ ister.

(Birgün, 17.01.2026)

Bu Yazıya Hiç Yorum Yapılmadı.

SİZ DE YORUM YAZIN