EŞİTLİK KÖŞESİ
Canan GÜLLÜ
Rabia Naz Vatan, Nadira Kadirova, Yeldana Kaharman, Gülistan Doku, Rojin Kabaiş, Firdevs Yöreli, İpek Er…
Bu isimler benim için yalnızca birer dosya, tekil vakalar değil. Yıllardır sahada karşılaştığım, telefonun ucunda sesi titreyen annelerin, kardeşlerin, “Kızım nerede?” diye soran ailelerin hikâyeleri. Her biri, Türkiye’de kadınların yaşam hakkının nasıl sistematik biçimde ihlal edildiğinin ve adaletin nasıl erişilemez hale getirildiğinin somut karşılığı. Türkiye’de kadınların yaşam hakkına yönelen sistematik ihlallerin, cezasızlığı ve kurumsal körlüğün sembolleridir. Her biri, hakikatin üzerinin örtülmeye çalışıldığı, delillerin karartıldığı, soruşturmaların sürüncemede bırakıldığı bir düzenin tanıklarıdır.
Bizler bu dosyaların hiçbir zaman kapanmadığını biliyoruz. Çünkü sahada gördüğümüz gerçek şudur. Bir kadın kaybolduğunda yalnızca bir beden kaybolmuyor; deliller kayboluyor, sorumluluklar kayboluyor, kurumların refleksi kayboluyor.
Bugünlerde Gülistan Doku dosyasının 6 yıl sonra çorap söküğü gibi yeniden gündeme gelmesi başka gerçekleri de açığa çıkarma potansiyeli taşıyor. Ancak ortada hâlâ bir beden yok. Bu gerçeklik, yalnızca bir kayıp vakasının değil; devletin arama, bulma, koruma ve adaleti tesis etme yükümlülüğünü yerine getirmediğinin de en somut göstergesidir. Bir ülkede bir genç kadının akıbeti yıllarca belirsiz kalabiliyorsa, burada tesadüften değil, yapısal bir sorundan söz ederiz biz kadın örgütleri.
Bu vakalarda ortak olan bazı noktalara dikkat çekmek isterim. Öncelikle “organize ihmal” diyebileceğimiz bir tabloyla karşı karşıyayız. Kolluk kuvvetlerinin etkin soruşturma yürütmemesi, şüphelilere dokunulmazlık hissi veren ilişkiler ağı, siyasi ve idari baskılar, medya manipülasyonu ve yargının tarafsızlıktan uzak yaklaşımı… Bunların her biri tek başına bir sorunken, birlikte işlediğinde kadınlar için adalet neredeyse erişilemez hale geliyor.
İkincisi, kamunun kadın cinayetlerine bakışındaki sorunlu yaklaşım. Kadınların yaşam hakkı, hâlâ “şüpheli ölüm”, “intihar”, “kaza” gibi başlıklar altında değersizleştiriliyor. Kadının kim olduğu, nasıl yaşadığı, ne giydiği, kiminle görüştüğü sorgulanıyor; failin sorumluluğu ise geri plana itiliyor. Bu yaklaşım, eril zihniyetin devlet mekanizmalarına sirayet etmiş halidir.
Üçüncüsü ise hukuktaki önyargı. Kadınların maruz kaldığı şiddet vakalarında delil toplama süreçlerinden mahkeme kararlarına kadar uzanan zincirde ciddi bir taraf olma hali söz konusudur… İyi hal indirimleri, haksız tahrik savunmaları, etkin soruşturma yapılmaması… Tüm bunlar failleri cesaretlendirirken, kadınlara “adalet yok” mesajı verir.
Gülistan Doku’nun bulunamayan bedeni, aslında bu ülkede bulunamayan adaletin metaforudur. Ve biz biliyoruz ki, bu dosyalar kapanmadı. Ailelerin mücadelesi, kadın örgütlerinin ısrarı ve toplumun vicdanı sayesinde kapanmayacak da.
Biz kadın örgütleri çok iyi biliyoruz ki; Kadın cinayetleri münferit değildir. Bu vakalar, örgütlü ihmalin ve cezasızlık politikalarının sonucudur. Her bir dosyada gerçeğin ortaya çıkması için bağımsız ve etkin soruşturma yürütülmesi, şüphelilerin ayrıcalıksız biçimde yargılanması ve kamu görevlilerinin ihmalleri halinde hesap vermesi gerekir. Adalet, yalnızca mahkeme salonlarında değil; arama kurtarma çalışmalarında, delil toplamada, medyanın dilinde ve kamunun yaklaşımında başlar. Eğer bu zincirin herhangi bir halkası kırılırsa, sonuç kadınlar için yine ölüm, yine kayıp, yine sessizlik olur. Biz bu sessizliği kabul etmiyoruz. Bu sessizliklerden yorulduk. Ancak her bir isim için, her bir hayat için, hakikat ortaya çıkana kadar mücadele etmeye devam edeceğiz.
Çünkü biz vazgeçersek sıra bize gelecek.
(24 Saat, 06.05.2026)


Bu Yazıya Hiç Yorum Yapılmadı.
SİZ DE YORUM YAZIN