Post image
Hayatı yeniden başlatmak mümkün mü?

 

Burak GÖRAL

Kıyamet sonrası filmleri dediğimiz türde büyük bir kıyımın yaşandığı distopik bir gelecekte hayatta kalmış az sayıdaki insanın hem birbirleriyle olan mücadelelerini hem de hayatı yeniden kurma çabalarını izleriz. Köpek ve Yıldızlar (The Dog Stars) bu tür filmlere bir yenilik getirmese de kendini bir şekilde izletiyor.

Tam 89 yaşındaki İngiliz yönetmen Ridley Scott, üretmekten vazgeçmiyor. Sinema sanatına Blade Runner, Alien, Thelma ve Louise, Gladyatör gibi çok sevilen filmler hediye etmiş olan Scott’ın önünde daha çekmeyi planladığı en az 8 film var! Belli ki başka türlü bir yaşam tarzı bilmiyor emektar yönetmen.

Köpek ve Yıldızlar diğer pek çok kıyamet sonrası filmlerde olduğu gibi, dünya nüfusunu hayli azaltmış gribal bir salgın hastalığın ıssızlaştırdığı bir dünyaya götürüyor. Genç bir pilot olan Hig, karısını salgında kaybetmiş olmanın acısını hâlâ yaşıyor. Usta bir nişancı olan Bangley ile bir düzen kurmuşlar, sıkı korumaya aldıkları karargâhlarına başka kimseleri yaklaştırmıyorlar. Genç nesli temsil eden Hig, tecrübeyi simgeleyen Bangley’e göre daha umutlu ve hareket etme taraftarıdır elbette. Aldığı yarım yamalak bir telsiz mesajını takip etmek ister. Yaşadıkları bir saldırı Hig’in Cessna tipi uçağına atlayıp Bangley’den uzaklaşmasına sebep olur.

Hig’in uçağı arıza yapınca mecburi iniş yaptığı bölgede bir baba-kızla tanışır. Salgında kocasını kaybetmiş olan Cima ile yakınlaşan Hig, yağmacı bir çetenin saldırısıyla yeniden hareket etmek zorunda kalır. Bu kez yanında Cima ve babası da vardır. Birlikte telsiz mesajının kaynağına doğru yola çıkarlar.

Tam bitti derken hayatı yeniden kurmaya çalışan insanların filmi Köpek ve Yıldızlar. Bir tarafta bozguncu, giderek yabanileşmiş yağmacı çeteler, diğer tarafta neredeyse robotlaşmış daha faşist bir yönetime doğru yol alan başka bir grup… Hig ve etrafındaki insanlar ise bu iki ucu da seçmeyen, daha insancıl, doğayla barışık yeni ve sakin bir yaşam kurmayı hedefleyen bir toplumu oluşturuyorlar. Aslında insanların umudu yeniden birlikte inşa etme çabaları üzerine bir film bu.

Tecrübeli yönetmen, çoksatan bir romandan tabii ki eli yüzü düzgün, sıkılmadan izlenen iyi çekilmiş bir film çıkarmış ortaya. Ancak biraz düz. Yani kendi kahramanlarına çok kıyamayan, onları çok zor durumların içine soksa da koruyup kollayan bir olay örgüsü üzerine inşa etmiş filmini. Türün başyapıtlarından, Cormac McCarthy’nin ünlü The Road romanı ve ondan uyarlanmış filmi kadar karamsar olmadan, birbirleri gibi düşünen insanların topluluk oluşturma ihtiyaçlarını daha tanıdık bir western mitolojisine sarılarak anlatmış.

Ancak senaristin (Aslında American Primeval adlı başarılı Netflix dizisinin de yaratıcısı olan Mark L. Smith) karakterleri tam dolduramamış olması Ridley Scott’ın elini zayıflatmış. O da oyuncuların karizmasına, çekiciliklerine yüklenmiş. Jacob Elordi ve Margaret Qualley gibi kendi nesillerinin cazip oyuncularına Guy Pearce ve Josh Brolin gibi güzel olgunlaşmış emektar oyuncuları eklemiş. Belli ki Elordi ve Qualley’den derin dramatik karakterler beklenmemiş pek, onların yıldız tozlarından faydalanılmış daha çok. Pearce ve Brolin de karizma getirmişler sahnelere…

İnsanlığı kurtaracak olan şeyin ne bir lider figürü ne de ‘gıcır’ görünümlü yapay bir cennet olduğunu söylemesi açısından önemli bulduğum filmi, Ridley Scott’ın en iyileri arasına koyamasam da ustanın zayıf filmleri arasına da koyamıyorum. Çok izlediğimiz bir mesele üzerine, şık bir paket daha işte…

(Oksijen, 29.08.2026)

Bu Yazıya Hiç Yorum Yapılmadı.

SİZ DE YORUM YAZIN