Post image
“Dünyada bir kabalık salgını var ve gözeneklerimize kadar yayılıyor”

 

Çınar OSKAY

cinar@gazeteoksijen.com

Slovenya’nın entelektüel dünyaya kazandırdığı en önemli isimlerden Renata Salecl‘in bugünlerde en çok kafa yorduğu konu “kabalık”. Son kitabını da bu meseleye ayıracak olan Salecl “Neo-liberalizm hem açık hem de görünmez türden bir saldırganlığa izin veriyor. Trump, Bolsonaro, Milei gibi otoriter liderler çok kaba bir üslup kullanıyor. Havada ilkellik var. Sosyal medya da algoritmalarıyla bunu körüklüyor. Uydurma bir kimliğin ardında kaba olmak çok kolay” diyor.

Sürekli anksiyete, yetersizlik duygusu ve öfkeyle sınanan o büyük çoğunluktaysanız, kendinizi suçlamayı bırakın… Önce sizi “rehin” alan sistemi, öfkeyi ödüllendiren sosyal medyayı ve otoriter politikaları sorgulayın… Ve nefes alabildiğiniz alanları koruyun. Sloven filozof, sosyolog ve hukuk teorisyeni Renata Salecl’e kulak verelim…

Yeni kitabınız kabalık üzerine olacakmış. Neden bu konuyu seçtiniz?

Kabalığın toplumun tüm gözeneklerine sızdığını görüyorum. Türkiye’deki bir arkadaşım anlattı: İstanbul’da tıklım tıklım metrodayken, yanındaki çok şık bir kadın stiletto topuğuyla arkadaşımın ayağına basmış. Arkadaşım doğal olarak özür beklerken kadın “Neden ayağım ayakkabımın altına koyuyorsun?” diye bağırmaya başlamış. Ben de Ljubljana’da bir akşam yürürken, küçük bir köpeğin çok uzun tasmasını görmediğim için takıldım, yere kapaklanıyordum. Köpeğin sahibi binanın köşesine gizlenmiş, görünmüyordu. Özür beklerken, yavru köpeği korkuttuğum için bana hakaret etti. Neo-liberalizm ideolojisi hem açık hem de görünmez türden bir saldırganlığa izin vermeye başladı.

Nasıl bir şey görünmez saldırganlık?

İş yerinde “harcanabilir” hale geliyorsunuz. Her an kovulabilirsiniz. Donald Trump’ın Apprentice (Çırak) programıyla ünlü olduğunu unutmamalıyız; “Kovuldun!” en meşhur cümlesiydi. Bu mantık iş yerindeki ilişkilere sızdı. Lacan’cı psikanalizin “Büyük Öteki” dediği sosyal sembolik ağ yani içinde yaşadığımız, içselleştirdiğimiz yazılı ve yazısız kurallar değişti. Öte yandan Trump, Bolsonaro, Milei gibi otoriter liderler çok kaba bir üslup kullanıyor. Havada bir ilkellik var. Ve tabii ki algoritmalarıyla bunu körükleyen sosyal medya…

Psikanaliz dünyadaki öfke artışını tespit etti

Sosyal medya ilkelliği nasıl körüklüyor?

Uydurma bir kimliğin arkasına gizlendiğinizde kaba olmak çok daha kolay. Karşınızda kanlı canlı bir insan olmaymca, bir mesafeden kabalık yapmak kolaylaşıyor. Ayrıca algoritmalar en kışkırtıcı, en çok tıklanan kelimeleri öne çıkarıyor. Bu yüzden Oxford Sözlüğü 2025’te “rage bait”i (öfke yemi) yılın kelimesi seçti. İnsanları öfkeyle kancaya takmak… Psikanaliz çalışmaları öfkede bir artış gözlemliyor. Öfke aslında yanlış bir duygu değildir; özellikle siyasi değişim için bir miktar öfke gerekir. Hannah Arendf in dediği gibi öfke, bir adaletsizliğin ifade edildiği ilk an olabilir. Ama bu öfkenin toplum, eşitlik, haklar gibi fikirlerle eklemlenmesi önemlidir. Duyguları eyleme dökmeden önce ifade edebilmek gerekir. Bazen iş arkadaşımıza duyduğumuz öfkenin altında, ailemizden birine duyduğumuz ve bastırdığımız bir öfke yatıyor olabilir. Ve sıklıkla da kendimize…

Kendimize neden öfkeliyiz?

Sürekli başarılı olmaya zorlandığımız bir zamanda yaşıyoruz. Önceki kitabım Seçme Ikilemi’nde analiz ettiğim gibi; “Hayatındaki her şey senin elinde” ideolojisi hakim. Öyle olmadığı halde öyleymiş gibi davranınca sürekli suçlu, endişeli ve yetersiz hissediyoruz. Bu yetersizlik ve kaygı hissi, neo-liberal söylemin bu kadar uzun hayatta kalmasına yardımcı oldu. Şimdi TikTok ve Instagram gibi mecralar bu yetersizlik hissi daha da körüklüyor. İstanbul’a bakın; gencecik insanlar için devasa bir estetik cerrahi endüstrisine dönüştü!

Zenginler bu dünyadan kaçmayı hayal ediyor

Yani tüm dünya bir öfke ve kaygı sarmalında yaşıyor bugün?

Benim ülkem Slovenya, yaşam memnuniyetinde dünyada ilk 10’daydı, ama kamusal söyleme baktığınızda kimse hayatından memnun değil. Seçim dönemlerinde olumsuzluk iyice pompalanıyor. Mesela bir anda tuhaf bir göçmen söylemi ortaya çıkıyor; ki Slovenya’da “Sınırları kapatalım da elimizdeki o üç beş göçmen de kaçmasın” diye bir espri vardır. Türkiye’nin ekonomik olarak çok daha ağır sorunları olduğunu biliyorum, bu memnuniyetsizliği anlıyorum; ama nesnel olarak o kadar mutsuz olmayan ülkeler bile benzer hislerle boğuşuyor.

Bunlar biraz da gelecek umutlarının solmasıyla ilgili mi? İnsanlık olarak ütopyalarımızı kayıp mı ettik?

Ütopyalarımız var, ama çok sorunlu. Silikon Vadisi’ndeki baskın ütopya her şeyin teknolojik ilerleme ve yapay zekayla çözülmesi örneğin… En zenginler, başka bir gezegeni işgal etmeyi, işler yolunda gitmezse bu dünyadan kaçmayı hayal ediyor. Ya da Grönland’ı ele geçirmeyi… İklim değişikliğiyle Grönland para kazanmak için iyi bir yer olabilir diye hayal ediyorlar. Bir de “reset’leme” (sıfırlama) ütopyası var.

 

 

Nedir o?

Otoriter liderlerin seçilmesindeki en büyük motivasyon, her şeyi yıkıp geçecek bir “yeni başlangıç” fantezisi. Arjantinliler Javier Milei’e elindeki elektrikli testereyle “Her şeyi keseceğim, yıkacağım” dediği için oy verdi. 20 yıldır ekonomik kriz yaşayan insanlar, her şeyi yerle bir etmenin daha iyi olacağını düşündü. Amerika’daki Evanjelikler ise Armageddon (kıyamet) için dua ediyor. Her şey çok kötü, kıyamet kopsun ve küçük bir grup yeniden başlasın…

Bu ütopyalar hastalıklı bir ruh halini işaret etmiyor mu? 1968 gibi özgürleşme hareketlerine, “Başka bir dünya mümkün” diyenlere ne oldu? Siz bir Slovenyalı olarak sosyalizmi de kapitalizmi de gördünüz. Sizce sosyalizmin çöküşünün bugünlere gelmemizde etkisi var mı? Ya da sosyalizm yanlış zamanda yanlış şekilde mi yaşandı?

Sovyetler Birliği Nazi rejimini yendi, İkinci Dünya Savaşı’nda önemli bir siyasi güçtü. Ancak sosyalist deneyim maalesef yanlış yöne saptı, özgürlük sağlamadı, muhalefeti ezdi. Planlı ekonomi çatlaklar yarattı. Yugoslavya’da deneyimlediğimiz sosyalizm ise çok daha yumuşaktı. Sınırlarımız Bati’ya açıktı; herkese sağlık hizmeti, kürtaj hakkı, ücretsiz eğitim, sübvansiyonlu kreşler ve bugün hala sahip olduğumuz ücretsiz üniversiteler o dönemin mirası. Şimdi geleceği, bir avuç çok zengin insanın elindeki yapay zeka şekillendiriyor.

Çoğu insan algoritmaların nasıl çalıştığını anlamıyor bile. Elon Musk gibi bir figürün Nazi selamı veren birine dönüşümü; Twitter’ı ırkçı, cinsiyetçi, şiddet pompalayan bir platforma çevirmesi ilginçti. Bunlar toplumda da karşılık buldu ve büyük bir siyasi güce kavuştu. Sizce ABD’de “Üçüncü Reich” tarzı bir faşizm ihtimali var mı?

Evet, kesinlikle. Her dönemin kendi faşizmi vardır; özellikle yapay zeka yardımıyla, gözetleme artıyor. ABD’de Palantir gibi şirketlerin hükümetlerle nasıl iç içe çalıştığını unutmamalıyız. Bunu Covid’den sonra ve gözetlemenin tavan yaptığı 11 Eylül’den sonra gördük. Artık bir “gözetleme kapitalizmi”nde yaşıyoruz.

Her şeye rağmen insanlığın büyük kısmının hala sağduyulu ve iyi olduğunu varsayabilir miyiz?

Bence evet, çoğunluk iyi niyetli. Kendileri, çocuklan ve toplumları için esenlik, temiz bir doğa istiyorlar. Ama bize bu haklan tanımayan çok güçlü liderler karşısında giderek çaresiz hissediyorlar. Şu sıralar “yeni nesil apati” (ilgisizlik/ duyarsızlık) üzerine çalışıyorum. Hiçbir şeyin yapılamayacağı hissi. Umarım bu his, yeni aktivizm ve başkaldırı biçimleriyle aşılacaktır.

Türkiye’ye sık sık geliyorsunuz galiba? Gözlemleriniz ne?

Türkiye’deki o zorlu hayati, enflasyonu ve yoksulluğu görmek zor bir şey. İstanbul’daki inanılmaz fiyatları görünce “insanlar nasıl yaşıyor?” diye düşünüyorum. Ama öte yandan gençlerde inanılmaz bir enerji görüyorum. Avrupa Birliği’nin 20 yıl önceki en büyük hatalarından biri Türkiye’yi üye olarak almamaktı. Avrupa’nın Türkiye’deki o genç ve eğitimli nüfusa, iş gücüne ihtiyacı var. Farklı dini geçmişi olan bir ülke Avrupa’da gerçek bir çok kültürlülüğü başlatabilirdi. Bu, ekonomi ve demokrasi açısından Türkiye için de harika olurdu. Bu benim Avrupa’ya eleştirim ve bir nevi nostaljim.

Nostalji kendimizi avuttuğumuz bir fantezidir

Nostaljiden bahsetmişken… Bugün Türkiye’de epey yaygın bir duygu bu.

Ben nostaljiye eleştirel bakıyorum. Genelde geçmişin idealleştirilmiş, seçilmiş bir versiyonunu yaratır; neyin iyi olduğunu anlatır, ama neyin kötü olduğunu unutturur. Zor zamanlarla başa çıkmaya çalışırken kendimize anlattığımız bir fantezidir.

Yine de neo-liberalizmin bu geç safhasında, hayatlarımızın objektif olarak kötüye gittiğini söylemek yanlış mı?

Bu doğru, evet. Hayatlarımız zorlaşıyor. Sadece çok çalışmakla ilgili de değil, insanlar bugün “tükenmişlikten” bahsediyorsa, bunun nedeni çok çalışmanız değil, saygı görmemeniz. Düzgün bir para kazanmamanız, sürekli kovulma tehdidi altında olmanız ve anlamsız işlerle uğraşmanız… Bunlar sizi tüketir.

Kitabınızda, insanın kendini sürekli daha iyi hale getirmeye çalıştığı ve sürekli suçladığı bir “koşu bandı” metaf oru var. Eskiden kapitalizmin vaatlerine dair sahte bir inanç, ‘yanlışbilinç’ten söz ederdik. Yani koşu bandında olduğumuzu bilmezdik. Şimdi ise bunu anladık, ama başka seçeneğimiz yokmuş gibi…

İlginç olan şu: Pek çok genç artık “koşu bandı” ideolojisinden ve bu fanteziden uzaklaşıyor. ABD’de üst-orta sınıf gençler, bu çılgın dünyadan kaçıp bir köyde yaşamayı, sadece bir köpeği olmasını filan istiyor. Ebeveynlerine “Her şeyi doğru yaptın, iyi bir üniversiteye gittin, iyi bir işin var, ama mutsuzsun. Neden senin yolundan gideyim?” diyorlar. Benzer bir durum Çin’de de var. Üniversiteye girmek tam bir kabus ve çok pahalı. Çoğu kaçıp gitmeyi hayal ediyor. Bazen bu fanteziler maalesef öz-yıkıma, depresyona, çevrimiçi balonlara hapsolmaya, hatta intiharlara yol açabiliyor. ChatGPT ile dertleşen gençler var!

Yapay zeka gençleri nasıl etkiliyor?

Yapay zeka eleştirel düşünme kapasitesini düşürebilir. Ödevlerimizi yapay zeka yazdığında, çalışmanın, bilinmezliğin getirdiği o sancıyla ve gerilimle başa çıkmayı da öğrenemiyoruz. İşin çoğunu yapay zeka yaparsa, başkalarının arzularıyla baş etme becerinizi de yitirmeye başlarsınız.

Siz kendinizi tüm bu bahsettiklerimizden nasıl koruyorsunuz? Hayatınızı nasıl yaşıyorsunuz?

Sosyal medya kullanmıyorum, bu bilinçli bir seçim. Bilgiyi uluslararası kaynaklardan, gazetelerden, podcast’lerden alıyorum. İyi filmlerden keyif alıyorum, ama en çok, dünyanın her yerindeki arkadaşlarımla sosyal ilişkilerimi canlı tutmaya çalışıyorum. Akıl sağlığımı buna borçluyum. İyi dostluklar ve güzel buluşmalar… Sanatı çok seviyorum; sergilere, performanslara gidiyorum. Çok sanatçı arkadaşım var, Türkiye’ye geldiğimde de vaktimi onlarla geçiriyorum.

(Oksijen,06.02.2026)

 

Bu Yazıya Hiç Yorum Yapılmadı.

SİZ DE YORUM YAZIN