ABD’nin Venezuela’ya yönelik operasyonu ve Maduro’nun zorla yakalanıp kaçırılması hegemonik gücün nasıl kurulduğunu, sürdürüldüğünü ve medya aracılığıyla nasıl “doğal” ve “kaçınılmaz” hâle getirildiğini gösteriyor. Medya, rızanın üretildiği başlıca alandır. Ana akım medya, operasyonu sorgulamak yerine hegemonik çerçeveleri yeniden üretmiştir.
Prof. Dr. Yasemin Giritli İNCEOĞLU
İletişim Akademisyeni-Umut Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi
ABD’nin Venezuela’ya yönelik askerî operasyonu ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun zorla yakalanıp kaçırılmasını yalnızca bir hukuk ihlali olarak ele almak, meselenin asıl boyutunu görünmez kılar. Bu olay, hegemonik gücün nasıl kurulduğunu, sürdürüldüğünü ve medya aracılığıyla nasıl “doğal” ve “kaçınılmaz” hâle getirildiğini göstermektedir. Burada belirleyici olan, bu gücün yalnızca askerî kapasitesi değil, nasıl bir anlatı çerçevesinde sunulduğudur.
Trump yönetimi Venezuela’ya yönelik operasyonu her seferinde başka bir gerekçe ile savundu: Uyuşturucu, göç, terör, bölgesel istikrarsızlık ya da petrol. Yüzeysel bakıldığında bu durum siyasal tutarsızlık gibi görünse de Gramşiyan perspektiften bakıldığında bu değişkenlik, esnek ve uyarlanabilir bir hegemonik söyleme işaret eder. Hegemonya yalnızca zor yoluyla değil, rıza üreterek işler. Gerekçelerin çoğulluğu bir zayıflık değil, farklı toplumsal korkulara ve çıkar alanlarına hitap edebilen söylemsel bir esneklik sağlar.
Medya, bu rızanın üretildiği başlıca alandır. Ana akım medya, operasyonu sorgulamak yerine hegemonik çerçeveleri yeniden üretmiştir. CNN ve Fox News, Maduro’nun alıkonulmasını “caydırıcı ve kararlı bir adım” olarak sunarken, hukuki yetki, uluslararası hukuk ihlali ya da Kongre denetimi gibi sorular neredeyse tamamen dışarıda bırakılmıştır. Avrupa basınında -The Guardian ve Le Monde- eleştirel ton kısmen artsa da bu sorgulama çoğu zaman Trump’ın “tarzı” ile sınırlı kalmış, operasyonun yapısal meşruiyeti tartışma dışı bırakılmıştır. Latin Amerika basını ise olayı bireysel bir lider meselesi olarak değil, tarihsel müdahaleciliğin güncel bir tezahürü olarak ele alarak egemenliğin askıya alınmasına vurgu yapmıştır.
Türkiye medyasında ise Anadolu Ajansı, BBC Türkçe ve DW Türkçe üzerinden olay büyük ölçüde Batı merkezli çerçeveyle aktarılırken, uluslararası hukuk, barışçıl çözüm ve diplomasi ihtimali neredeyse hiç gündeme gelmemiştir. Operasyonun eleştirel bir bağlam kurulmaksızın bir “gelişme” olarak sunulması, alternatif okuma imkânlarını sistematik biçimde görünmez kılmıştır.
Bu hegemonik çerçevenin yalnızca haber metinlerinde değil, manşet düzeyinde nasıl kurulduğu ise 4 Ocak 2026 Pazar günü İngiltere pazar gazeteleri ile Türkiye basınının aynı olayı ele alış biçiminde açıkça görülmektedir.
FARKLI MEDYA EKOSİSTEMLERİNDE FARKLI SÖYLEMLER
ABD’nin Venezuela’ya yönelik askerî operasyonu ve Nicolás Maduro’nun zorla alıkonulması, her iki medya ekosisteminde de büyük ölçüde aynı görsel anlatı üzerinden sunuldu: kelepçelenmiş, kontrol altına alınmış bir Devlet Başkanı. Ancak bu ortak görsel, ortak bir anlam üretmediği gibi, manşet tercihleri üzerinden birbirinden oldukça farklıydı. Fotoğraf aynı kalırken, fotoğrafın ne anlama geldiği her gazetede yeniden yazıldı. Perp walk (Perpetrator walk-Suçlu yürüyüşü) ve beyaz minibüsle sokakta dolaştırılması, operasyonun hukuki değil simgesel bir şiddet gösterisi olarak kurgulandığını ortaya koydu. Trump, kurbanını orta çağ usulü teşhir ederek aşağılayan bir iktidar dili benimsedi, görüntü, yargıdan çok intikamı, adaletten çok güç gösterisini çağırdı.
İngiltere pazar basınında bu farklılaşma en net biçimde manşet dilinde ortaya çıktı. Daily Star, “Peace loving Trump attacks Venezuela”(Barışsever Trump Venezuela’ya saldırıyor) başlığıyla olayı siyasal bir çatışmadan çok absürt bir çelişki olarak çerçevelerken, Trump’ın “barış yanlısı” söylemini ironik biçimde ters yüz etti. Buna karşılık Observer, “America’s Captive” manşetiyle açık bir ahlaki meşruiyet sorgulaması kurarak, Maduro’yu bir liderden çok bir “esir” olarak konumlandırdı.
Tabloid çizgideki Sun on Sunday, “Nicked” (Argo-içeri alındı) manşetiyle hukuku ve diplomasiyi tamamen görünmez kılarak olayı sıradan bir polis yakalaması gibi sunmayı tercih etti. Sunday Mirror ise “Astonishing” başlığıyla yönlendirici bir tutumdan kaçınarak, olayı olağanüstü olarak sunan bir şaşkınlık dili üretti. Mail on Sunday, “Shock-and-awe raid” ifadesiyle askerî ihtişam söylemini yeniden dolaşıma sokarken, Sunday Times operasyonu teknik ayrıntılar ve sayılar üzerinden neredeyse rutin bir askerî başarıya indirgedi. Müdahaleci çizgi en açık biçimde Sunday Telegraph’ta görüldü, rejim değişikliği tamamlanması gereken yarım bir görev olarak sunuldu.
Türkiye basınına baktığımızda; örneğin BirGün, “Emperyalist Haydutluk” manşetiyle ABD’nin eylemini tarihsel bir süreklilik içinde kodlarken, Cumhuriyet “ABD Zorbalığı” ifadesiyle ahlaki bir yargı üretti. Evrensel ve Sözcü, yüksek dozlu metaforlarla hukuksuzluğu kabul ederken, barışçıl çözüm ihtimallerini yine görünmez kıldı. Hürriyet ve Türkiye Gazetesi, operasyonel hız ve etkinliği öne çıkararak meşruiyet sorusunu tali hâle getirdi. Türkgün’ün olayı manşete taşımaması ise söylemsel sessizliğin de bir iktidar pratiği olarak işlediğini gösterdi.
Karşılaştırmalı olarak bakıldığında, İngiltere basınının eksiltme ve ironi yoluyla, Türkiye basınının ise metaforlar ve sloganlar aracılığıyla aynı sonucu ürettiğini görüyoruz. Şiddet sorgulanmamış, normalleştirilmiştir. Barış gazeteciliğinin merkezî soruları -nedenler, sonuçlar, hukuki zemin ve barışçıl alternatifler- her iki medya ekosisteminde de manşet düzeyinde dışarıda bırakıldığı gibi, okur, çatışmayı düşünen bir özneye değil, olan biteni izleyen bir tanığa dönüştürülmüş oldu.
Tam da bu noktada, söylemin bu şekilde kapatıldığı bir medya ortamında hakikatin nasıl dolaşıma girdiği sorusu belirleyici hâle gelmektedir. Şiddetin normalleştirildiği, hukukun askıya alındığı ve barış ihtimalinin baştan dışlandığı bu çerçeve, dezenformasyonun yalnızca mümkün değil, işlevsel hâle geldiği bir zemin yaratmıştır. Görsel yoğunluk, hız ve duygusal aşırılık, eleştirel sorgulamayı bastıran bir bilgi gürültüsü üretmiştir.
ABD’nin Venezuela operasyonunu savunan karşı söylemlere kısaca temas etmek gerekir. Operasyonu meşrulaştıran yaklaşımlar genellikle üç argüman etrafında şekillenmektedir: Nicolás Maduro’nun demokratik meşruiyetinin tartışmalı olduğu, rejimin uyuşturucu ticareti ve bölgesel istikrarsızlıkla ilişkilendirildiği ve bu nedenle operasyonun uluslararası güvenlik açısından “zorunlu” olduğu iddiası. Bu çerçevede güç kullanımı, hukuki bir istisna değil, ahlaki bir zorunluluk olarak sunulmaktadır. Ancak bu söylem, uluslararası hukukta yer alan egemenlik ilkesi, orantılılık ve yetki sorunlarını askıya alırken, operasyonun kimin adına ve hangi meşru mekanizmalar üzerinden yapıldığı sorusunu sistematik biçimde bastırmaktadır. Medyanın büyük bölümü bu karşı argümanları sorgulamak yerine yeniden üretmiş; böylece “zorunlu operasyon” anlatısı, tartışmaya açık bir tez olmaktan çıkıp öncül kabul edilen bir varsayıma dönüşmüştür. Barış gazeteciliği açısından sorun tam da burada ortaya çıkmaktadır: karşı söylemlerin varlığı değil, bu söylemlerin eleştirel süzgeçten geçirilmeden doğal ve kaçınılmaz gerçeklikler olarak sunulması.
DEZENFORMASYONUN NORMALLEŞMESİ
Bu hegemonik çerçevenin en işlevsel araçlarından biri dezenformasyon olmuştur. 3 Ocak 2026 sabahı ABD Başkanı Donald Trump, Truth Social üzerinden ABD askerlerinin Maduro ve eşi Cilia Flores’i yakaladığını duyurduktan dakikalar sonra, sosyal medya platformları sahte içeriklerle dolmuştur. Bu içeriklerin ortak özelliği, hukuki tartışmayı tamamen devre dışı bırakırken “kararlılık” ve “güç gösterisi” duygusunu pekiştirmesidir.
ABD merkezli teknoloji dergisi WIRED, aynı gün yayımladığı haberle Maduro’nun yakalanmasını gösterdiği iddia edilen görüntülerin önemli bir bölümünün yapay zekâ ile üretilmiş sahte içerikler olduğunu ortaya koymuştur. TikTok, Instagram ve X’te hızla yayılan ve Maduro’nun iki DEA (Drug Enforcement Administration- ABD Narkotik Ajanı) arasında götürüldüğünü gösterdiği iddia edilen bir görsel, Google DeepMind’ın SynthID teknolojisiyle incelendiğinde tamamen yapay çıkmasına rağmen saatler boyunca yayında kalıp yüz binlerce kullanıcıya ulaştı.
Benzer şekilde, “ABD’nin Caracas’a saldırısını” gösterdiği öne sürülen bir video, X’te milyonlarca izlenme aldı, kısa sürede bu görüntülerin eski ve bağlamından koparılmış olduğu ortaya çıkmasına rağmen içerik dolaşımdan kaldırılmadı. Bu durum, dezenformasyonun yanlış bilgi üretmekten ziyade, anlamı dağıtan ve eleştirel sorgulamayı felce uğratan bir bilgi yoğunluğu yaratmaktadır.
Bu noktada kritik olan, ana akım medyanın dezenformasyon karşısındaki tutumudur. CNN ve Fox News, sahte görüntülerin doğruluğunu tartışmak yerine operasyonun “etkisi” ve “caydırıcılığı”na odaklanarak, dezenformasyonu tali bir ayrıntı olarak geçiştirdi. Böylece yalnızca yanlış bilgi yayılmadı, aynı zamanda asıl soruların sorulması da sistematik biçimde engellenmiş oldu.
Foucault’nun iktidar–bilgi ilişkisi çerçevesinden bakıldığında burada bastırılan şey bilgi değil, bağlamdır. Aşırı görüntü, aşırı duygu ve aşırı içerik, eleştirel düşünmeyi felç eden bir gürültü yarattı. Dezenformasyon, hakikatin karşıtı değil, hakikati sorulamaz hâle getiren bir mekanizma olarak işlemiş oldu.
Barış gazeteciliği, çatışmayı yalnızca güç ilişkileri üzerinden değil, hukuk, sorumluluk ve çözüm ihtimalleriyle birlikte ele almayı gerektirir. Oysa Venezuela operasyonu, barış gazeteciliğinin unutulduğu değil, bilerek devre dışı bırakıldığı bir ana karşılık geliyordu. Medya, bu süreçte çatışmayı açan bir tartışma alanı yaratmak yerine, onu kapatan ve sorgulanamaz hâle getiren bir işlev üstlenmiştir.
Venezuela operasyonu, çağdaş uluslararası düzenin yalnızca askerî ya da diplomatik değil, aynı zamanda söylemsel ve epistemolojik olarak çözüldüğünü göstermektedir. Gramşiyan hegemonya ile Foucaultcu bilgi üretimi birleştiğinde, hukuk askıya alınmakta; bu askıya alma istisna değil, olağan bir yönetim tekniği olarak sunulmaktadır. Medya bu sürecin pasif tanığı değil, hangi ihlalin meşru, hangisinin görünmez olacağını belirleyen kurucu bir aktöre dönüşmektedir. Uluslararası düzen çoğu zaman bombalarla değil; enformasyon hiyerarşileri, söylemsel sessizlikler ve rıza üretimiyle çözülmektedir. En derin yıkım ise tam da bu çözülmenin “doğal” kabul edildiği anda gerçekleşmektedir.
05.01.2026





Bu Yazıya Hiç Yorum Yapılmadı.
SİZ DE YORUM YAZIN