Ümran AVCI
“Babamın Cinayet Defteri” ile Vedat Türkali Roman Armağanı finalisti olan gazeteci, yazar ve edebiyat eleştirmeni Erdinç Akkoyunlu‘nun yeni romanı “Boğaz’ın Kıyameti” okurla buluştu, ilk kitabında Uğur Mumcu suikastına uzanan süreci siyasi-polisiye bir kurguya taşıyan Akkoyunlu, son romanında yine sırtını yakın tarihe dayıyor. 12 Eylül’ün hemen öncesi… Roman kahramanı Arap Şakir. Kökeni Afrika’ya ve Osmanlı Sarayı’na dayanıyor. Annesini öldürmekten cezaevinden yeni çıkmış. Açlık belasına fırtınayı göze alıp balığa çıktığı bir gün, ağına balık değil, bir gencin cesedi takılıyor. Anne – babası arar, denizde çürüyüp yok olur diye kıyıya taşıyıp polise haber veriyor. Tabii iyiliği cezasız kalmıyor. “Boğaz’ın Kıyameti” yalnızca Boğaz’daki tanker faciasına değil, derin devletin organize işlerine, zalimlerin adalet mekanizmalarına projeksiyon tutuyor.
■ Bir önceki romanınız “Babamın Cinayet Defteri”nde Uğur Mumcu suikastına uzanan süreci anlatmıştınız. “Boğaz’ın Kıyameti” de sırtını yakın tarihe dayıyor.
“Babamın Cinayet Defteri”, 12 Eylül’den 12 yıl sonra Türkiye’deki sosyo-ekonomik dönüşümümü ele alıyor. Bir gazeteci ailenin, haberlere yazamadığı ayrıntıları edebiyata dönüştürme çabasının eseri. “Boğaz’ın Kıyameti” ise 12 Eylül’e bir kala Türkiye’deki açlık, yoksulluk, tekinsizlik günlerinde bir de Boğaz’da tanker patlamasının yarattığı toplumsal şok dalgası etrafında geçiyor. Boğaz’daki kıyamet kadar insan boğazının kıyametini de anlatıyor. 6-7 Eylül bu ülkede yaşandı. Sağ-sol kanlı çatışması da burada cereyan etti. Hikâyelerin hepsi gerçek, ama roman gerçekliği yani kurgu olmazsa olmaz. Açıkçası, iki romanı karşılaştırmalı okuma yapılması amacıyla yazdım. Az tanınan bir yazar için fazla iddialı bir eylem. Ama Yaşar Kemal’e sözümün eseri. Vefatından kısa süre önce eleştirmen olarak tanıdığı için, roman yazdığımı da bilerek ama konusundan habersiz beni aradı. “Aklındakini yazacaksın. Sakın durma, bırakma. Er geç okur seni bulacak” dedi. Bu insanı gözünden tanıma sanatıdır. Yalnızca saygı duyup söyleneni yapabilirsiniz. Öyle yapmaya çalışıyorum.
■ Independenta faciasının yaşandığı günlere ait arşivleri de taramışsınız belli ki. Sizi çok etkileyen, ama romanda yer vermediğiniz ayrıntılar neler?
Bu tür bir romanı gazete, arşiv çalışması olmadan yazamazsınız. Gazeteci büyüğümüz Haluk Özözlü’nün anlatımları da yol gösterici oldu. Aslında gazete arşivleri felaketin boyutunu es geçmiş. O günlerde büyük sosyo-ekonomik kaos var. Sessizce gelip geçmesi beklenen tanker ‘Şu ortamı bir de ben alevlendireyim’ dermişçesine infilak ediyor. O günkü gazetecilerin derdi büyük haber bulup çok satmak değil. Yarın ne olacağı belirsiz, o nedenle otosansür uyguluyorlar. Beni en çok etkileyen dönemin çocuklarının yaşadıkları korkuydu. Pek çoğu yıllarca yüksek ses ve ışıktan korkmuşlar. Onu yeteri kadar işleyemedim.
■ Arap Şakir karakteri üzerinden hem derin devletin karanlığında heba olan hayatlara hem de ötekileştirilmeye tanıklık ediyoruz. Arap Şakir romanda neyin temsili?
Arap Sakir, sütlü çikolata renkli teni, zenci kökeni, fakirliği, itilmişliği, unutulmuşluğu ile Türkiye’nin tek tipçi bir yapıya sahip olmadığının ifadesi. Annesine tecavüz eden babası ona Bebek’te köşk bırakıyor, ama anneden üvey kardeşi, avukat, komiser, savcı, general hepsi farklı şekilde hayatı zindan ediyor. Şakir’in yaşadığı zorluklar işsiz, arkadaşsız kaldığımızda üzerimizde bir de sabıka olduğunda hangimizin başına gelmez ki! Türkiye tek başına suçlu değil. Dünya üzerinde hikâyenin böyle yaşanmayacağı yer çok az, ama bizimkinde hikâye daha duygusal ve daha fazla yaralayıcı yaşanıyor. Bu ülkede çocuk ol, kadın ol, ağaç ol, bir de öteki olursan o zaman maalesef her gün ölürsün.
■ Tecavüz mağduru annenin dünyaya bir kartal olarak dönüp herkese meydan okuması neyi imgeliyor?
Arap Şakir’in annesi Medine, tam bir Türk kadını. Kökleri Sudan’a dayanıyor ve sarayın sadık hizmetkârları Karaağalar’dan geliyor. Osmanlı padişahı 1922’de ülkeyi terk ediyor. Medine Hanım gibi pek çok saray çalışanı, sultanla bağı olan varlıklı ailelerin yanına sığınıyor. Tecavüze uğruyor ve Şakir dünyaya geliyor. Annesi sarayda bir Türk geleneğiyle yetiştiği için kökleri Sudan’a dayansa bile yani teninin rengi siyah olsa da ruhen Türk. Ve Türklerin Orta Asya’ya dayanan kendini bir hayvan ile ifade etme geleneğine bağlı. Geri dönülemeyecek kanser hastalığı sırasında oğluna bir gün bir kartal olup mutlaka geri döneceğini söylüyor. Çünkü devletin simgelerinden biri de kartal. Bu kuş aç kalsa da yiyecek çalmaz, dayanıklıdır, yuva kurar ve korur. Bunu söylemesi imgesel değil içgüdüseldi. Kartalın romanda yaşadığı dönüşüm ve adli vakaya karışması da yazarın değil okurun sınavı. Çünkü her yönünü anlamak gibi bir ödevi onlara sunuyor.
■ Yazarın olduğu kadar okurun da sorumluluğu var diyorsunuz.
Okur olmak her zaman yazarlıktan zordur, imgelemi bul, irdele, anlamı üzerinde düşün, metni değerlendir, önceki metinlerle karşılaştır, ona yeni anlamlar yükle… Bir romanı okumak bir senfoni yazmak ya da kuantum fiziği üzerinde çalışmakla eşdeğer zihinsel eylemdir. Romandaki kartal, okura ‘Metindeki yerimi bul’ türünde bir bulmaca sunuyor. Medine Hanım kartal olup döndü diyoruz ama bu kartal gerçekten o mu yoksa başka bir amaçla mı burada? Yoksa olup bitenler nedeniyle dengesi şaşmış bir kuş mu? işte buna ancak okur karar verebilir. Bu metin her şeyi açıklayan bir Tanrı yazar çabasının eseri değil. Okura en önemli yerleri tamamlama imkânı sunuyor. Amacım, okura hoşça vakit geçirmek olmadı. Onları da metnin öznesi yapmaya çalıştım.
(Milliyet Kültür Sanat, 06.09.2026)


Bu Yazıya Hiç Yorum Yapılmadı.
SİZ DE YORUM YAZIN